İstanbul'un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında
yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların
yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında
ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlanmıştır.
M.Ö. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve
Ambarlı'da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır.
M.S. 4. Yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır
boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile
birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en
önemli kentlerinden biri sayılmıştır.
İSTANBUL TARİHİNDEKİ BELLİ BAŞLI DÖNEMLER
FETİHTEN ÖNCE İSTANBUL
Bizantion (M.O. 660 - M.S. 324)
Yunanistan'dan gelen Megara'lılar M.Ö. 680'lerde Marmara Denizi'ni geçerek İstanbul'a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy'de Halkedon
adını verdikleri bir kent kurdular. "Körler Ülkesi" olarak da anılan Halkedon'un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö.
660'larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega'lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu'nun olduğu
yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı'ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara'lılar,
komutanlarının adından hareketle, kente "Bizantion " adını verdiler. Bu yörede Megara'lılardan önce de bazı Trak
toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara'lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır.
Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'ın
tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu'nun etkisi başlamış
ve M.Ö 146'da kent Roma'nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus
eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir.
73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193
yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar'ın tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları
da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını
başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını
diktiler. 313'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus, Nicomedialılar'la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.
Roma İmparatorluğu'nun Başkenti (324 - 395)
Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli
rolünü de belirledi.
I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır
bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı.
Savunma için yeni bir sur yaptırıldı.
Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480
metreydi. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından
istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı
(Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri
Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı
Constantinopolis olarak ilan edildi.
Önce Aya İrini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Constantinus, kenti Hırıstiyan dünyası için önemli
bir merkez haline getirdi.
Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 - 1204)
476'da Batı Roma'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'na dönüşmüş ve İstanbul da, bu
yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.
6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. İmparator I. Jüstinyen
yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543'lerde kentte görülen
ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir.
7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar'ın saldırısına uğrayan
kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar.
Latin İstilası (1204 - 1261)
İstanbul, Haçlılarla ilk olarak 1096’da tanıştı.
İmparaator Aleksios 1071’de Malazgirt’te kaybedilen
toprakları alabileceğini umarak bu ilk Haçlıların
gelmesine sevindi. Sözde, Müslümanlardan alınan
topraklar Bizans’a verilecek, Bizans da Haçlıları
destekleyecekti. Ama Haçlılar buna uymadılar ve 1099’da
Kudüs Latin Krallığı’nı kurdular. İstanbul halkı
Haçlıları hiç sevmedi ve sürekli tepki gösterdi. Bu
arada Haçlı seferleri devam etti ve dördüncü sefer,
İstanbul’un işgali ve paylaşılması ile sonuçlandı.
O dönemde Bizans’ta bir taht kavgası yaşanmaktaydı. Bunu
fırsat bilen Haçlılar, Venedikliler’in de yardımıyla
Haliç’e girdiler. Saldırı 9 Nisan’da başladı ve 13 Nisan
1204’de şehir ele geçirildi. Üç gün boyunca benzeri
görülmemiş bir barbarlıkla İstanbul yağmalandı ve
insanlar katledildi. Ayasofya’da dahil olmak üzere bütün
anıtsal yapılar tahrip edildi, yüzlerce yıllık yazma
kitaplar yakıldı. Birçok değerli Bizans eseri Avrupa’ya
taşındı. Bu üç günün sonunda yağma düzenli hale
getirildi ve Bizans, Haçlılarla Venedikliler arasında
paylaşılarak bir Latin İmparatorluğu kuruldu.
Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve
fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik’e
göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve
yöresinde egemenlik kurabildi. İznik (Nikia), Trabzon ve
Yunanistan’daki Epiros’ta bir Bizans muhalefeti gelişti.
1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre
kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmiş, hatta
Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının
ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı.
Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul’u
tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul’daki Latin dönemi
sona erdi
İkinci Bizans Dönemi (1261 - 1453)
İstanbul’da ikinci Bizans Dönemi, Palailogos
Hanedanı’nın 1261 yılında İstanbul’u Latinlerden geri
almasıyla başlar. Ama bu dönem boyunca, İstanbul eski
önem ve özelliğini bir daha kazanamayacaktır. Latinler
tarafından bütün zenginlikleri talan edilen kent, bu
süreç içerisinde bir ticaret merkezi olma vasfını da
tamamen kaybetmişti. Bu durumun olumsuz etkileri İkinci
Bizans Dönemi boyunca devam edecek ve bütün ticari
üstünlüklerini tamamıyla Galata’ya kaptıran İstanbul,
etrafı surlarla çevrili bir tarım kenti haline
dönüşecektir. Bu dönem boyunca elde ettiği imtiyazlar
sayesinde, Galata İstanbul’dan daha önemli bir kent
haline gelmiştir.
İkinci Bizans Dönemi’nde İstanbul için olumlu bir
gelişme, mezhep çatışmalarının durulmasıdır. Bu dönem
içerisinde İstanbul tartışmasız bir biçimde Ortodoks
Hıristiyanlığı’nın merkezi durumuna gelmiş, yine bu
dönemde Bizans sanatı en olgun dönemini yaşamıştır. O
yıllarda Kariye (Khore) Kilisesi’ne yapılan mozaikler
Bizans sanatının zirvesi olarak kabul edilmektedir.
İkinci Bizans Dönemi aynı zamanda, İstanbul’un
Osmanlılar tarafından gittikçe daralan bir çembere
alınması ve yavaş yavaş fethedilmesi sürecidir. Bizans
1373’ten itibaren İstanbul Osmanlı’ya haraç ödemeye
başladı. 1393 yılında Sultan Yıldırım Beyazıd, 1422’de
Sultan II. Murad İstanbul’u kuşattı, ama başarılı
olamadılar. Orhan Gazi’den itibaren Boğaz’ın Anadolu
yakası Osmanlı’nın eline geçti. Aynı şekilde, 15.
yüzyılda bir kaç önemsiz kasaba hariç bütün Trakya da
fethedilmiş bulunuyordu.
Bu nedenle 15. yüzyılda Bizans İmparatorları Katolik
Roma’dan sürekli yardım taleplerinde bulunmak zorunda
kaldılar. Fakat Papalık, otoritesi altında birleşmesini
şart koşuyordu. Bizans 1452'de bu talebe boyun eğmek
zorunda kaldı. Bu birleşmenin İstanbul’da Ayasofya’da
kutlanmak istenmesi çok sert tepkilere ve protestolara
neden oldu. 1453 Mayıs’ında İstanbul’un fethedilmesiyle
Bizans İmparatorluğu tarihe karıştı. Fakat İstanbul için
yeni ve parlak bir dönem başlıyordu.
FETİH VE İSTANBUL
Müslüman Arapların Kuşatmaları
İstanbul, Müslümanların sefer tarihlerinin başlarından
itibaren kutsal bir hedef olagelmiştir. Önce Müslüman
Araplar, ardından da Müslüman Türkler yüzlerce yıl
boyunca İstanbul’a seferler düzenlemişler, bunların bir
kısmında şehri kuşatmışlardır. İslam Peygamberi Hz.
Muhammed’in, Kostantiniye’nin fethine yönelik ve şehri
fethedecek komutan ile askerlerin övüldüğü hadiseleri,
bu seferlerin düzenlenmesini teşvik eden sebeplerin
başında gelmiştir.
Müslümanların İstanbul’u hedefleyen ilk seferi Hz.
Osman’ın hilafeti döneminde gerçekleşmiştir. Dönemin
Suriye Valisi Hz. Muaviye, İstanbul’u hedef alan ilk
deniz seferini hazırlamıştır. Bu donanmanın 655’de
Bizans deniz kuvvetlerini Fenike kıyılarında yok etmesi
ile Müslümanlara deniz yolu açılmıştır.
Müslümanların ilk İstanbul kuşatması ise, 668’de Hz.
Muaviye‘nin Emevi Halifesi olduğu dönemde gerçekleşti.
Kadıköy önünde konaklayan ordu kuşatmayı 669’un baharına
kadar sürdürdüyse de şehri ele geçiremedi. Ordu salgın
hastalıklardan büyük kayıplar vermesi nedeniyle geri
dönmek zorunda kaldı. İlerlemiş yaşına karşı sefere
katılan Hz. Muhammed’in Bayraktarı Hz. Ebu Eyyub El-Ensari
bu kuşatma sırasında şehit düştü ve surların dibinde
toprağa verildi. Bu seferden sonra, Hz. Muaviye’nin
673’de gönderdiği yeni donanma 674’de Marmara'ya girdi.
Ancak, 7 yıl süren kuşatma başarıya ulaşamadı.
Ağustos 7-16-Eylül 717’deki Mesleme bin Abdü’l-Melik
komutasındaki kuşatma da başarısızlıkla sonuçlandı.
İstanbul önlerindeki ordu, bir yandan hava koşulları,
açlık ve hastalıklar, öte yandan Bulgar çetelerinin
saldırılarıyla çok kayıp verdi. Bazı kaynaklara göre bu
kuşatma sırasında İmparator III. Leon, komutan
Mesleme’nin isteği ile Müslüman esirlerin ibadeti için
bir konağı mescide çevirmiş, kuşatmanın kaldırılmasından
sonra da Mesleme’ye kenti gezdirmiştir.
Arapların son kuşatması 781-782 yıllarında Abbasi
Sultanı el-Mehdi’nin oğlu Harun komutasındaki ordu
tarafından gerçekleştirildi. Harun Bizans ordusunu
İzmit’te yenerek Üsküdar’a kadar ilerledi ve şehri
kuşattı. Kuşatma sonunda Bizans ile bir anlaşma
imzalayarak döndü. Daha sonra Abbasi tahtına oturan
Harun er-Reşid, “Er-Reşid” unvanını bu seferle almıştır.
Müslüman Arapların bunlar dışında da İstanbul’a yönelik
seferleri olmuştur. Ama daha sonraki bu seferlerin
hiçbiri kuşatmayla sonuçlanmamıştır.
Osmanlıların İstanbul Kuşatmaları
Osmanlı Türkleri 14. yüzyıl boyunca Bizans ve
İstanbul ile ilgilendiler. Fetihten çok önce bugünkü
İstanbul metropolüne dahil olan yerleşim birimlerinin,
Suriçi hariç tamamı Osmanlı toprağı haline gelmiştir.
Yanı sıra Osmanlılar bütün bu dönem boyunca, Bizans’ın
içişlerine de karıştılar ve iktidar mücadelelerine taraf
oldular. Fetih’e kadar süren dönemde de sürekli İstanbul
civarında manevralar yaptılar.
1340’da Osmanlı ordusu İstanbul kapılarına kadar
ilerlediyse de bu bir kuşatmaya dönüşmedi. Sultan I.
Murad’ın Çatalca’dan başlattığı sefer de Hıristiyan
dünyasının oluşturduğu güçlü ittifakla durduruldu.
İstanbul’un fethedilmesine yönelik ilk güçlü kuşatma
Sultan Yıldırım Beyazıd tarafından yapıldı. İmparator
ile yapılan anlaşma sonucu Yıldırım Beyazıd’ın
kuvvetleri şehre giremedi.
Sultan Yıldırım Beyazıd, bundan sonra da İstanbul
üzerindeki etkisini sürdürdü. İstanbul içinde bir Türk
Mahallesi, cami ve Türklerin yargılanacağı bir mahkeme
kurulmasını sağladı. Osmanlı’nın çıkarlarını gözeterek
imparatorların tahta çıkmasında etkili oldu. Bu durum
Türklerin ileride İstanbul’u fethetmesini etkileyen en
önemli faktörlerdendir. Sultan Yıldırım Beyazıd’ın
dönemindeki son kuşatma girişimi 1400’de yapıldı. Fakat
Timur istilası bu hareketi yarıda bıraktırdı.
Sultan Yıldırım Beyazıd’in oğlu Musa Çelebi’nin1411’deki
kuşatması da başarısızlıkla sonuçlandı. Osmanlı
kuvvetlerinin başarılarından ürken İmparator, Musa
Çelebi’nin Bursa’daki kardeşi Çelebi Mehmed’in desteğini
alarak kuşatmanın kaldırılmasını sağladı. Daha sonra
Osmanlı padişahı olan Çelebi Mehmed döneminde İstanbul’a
sefer düzenlenmedi.
Fetihten önceki son kuşatma Sultan II. Murad
zamanında gerçekleşti. Uzun bir hazırlık dönemine ve
sağlam bir stratejiye dayanan bu kuşatma öncekilerden
çok daha zorlu geçti. Kuşatma 15 Haziran 1422’de 10 bin
akıncının, İstanbul’u taşraya bağlayan bütün yolları
kesmeleriyle başladı. Dönemin en etkili manevi
otoritelerinden olan Emir Sultan’ın da Bursa’dan gelerek
yüzlerce dervişi ile birlikte orduya katılması askerin
coşkusunu artırdı. 24 Ağustos’ta Emir Sultan’ında yer
aldığı saldırı çok şiddetli oldu ise de şehrin
alınmasına yetmedi. Bu kuşatma Sultan II. Murad’ın
kardeşi Şehzade Mustafa’nın isyanı üstüne kaldırıldı.
Artık İstanbul’un fethi Sultan Murat’ın oğluna
kalmıştır.
İstanbul’un Fethi
Fetih öncesinde Bizans güçlü bir imparatorluk
olmaktan çıkmıştı. İmparatorluk Konstantinopolis
şehriyle sınırlı hale gelmişti, toprakları
Konstantinopolis’ten başka Marmara kıyısındaki Silivri
Kalesi, Vize ve Misivri gibi küçük kasabalardan
ibaretti. Buralar da Osmanlılar tarafından çepeçevre
kuşatılmıştı. Surdışındaki küçük Bizans kasabalarının
Osmanlı sınırlarına katılmamış olması ise
direnmelerinden değil, buraların çok ciddiye
alınmamasından ve hedefin önce Konstantinopolis
olmasındandı. Kaldı ki son kuşatmaların başarısız
olmasının sebebi ordu değil, daha çok Osmanlı’nın iç
sorunlarıydı.
Bizans’ın gücü bu dönemde bir imparatorluk gücü değildi.
Bizans imparatorları da artık Osmanlılara itaatini
sunmuş ve her yıl düzenli haraç ödemeyi kabul
etmişlerdi. Osmanlılar için artık karşılarında Bizans
İmparatorları yerine kendilerine haraç veren küçük
Tekfurlar vardı. Konstantinopolis de bir imparatorluk
başkentinden ziyade dini bir merkezdi. Hıristiyan
dünyasının İslam dinine ve Müslüman ordulara karşı en
son ve en güçlü kalesiydi ve kesinlikle düşmemeliydi. Bu
yüzden Papa önderliğinde bu kaleyi korumak için yeni
Haçlı Seferleri örgütleniyordu.
Bu dönemde Osmanlı akınlarından ve kuşatmalarından
bunalan Bizans’ın önemli sorunu, Hıristiyan dünyasındaki
örgütlenmenin Ortodoks ve Katolik olarak ikiye ayrılmış
olmasıydı. Bu ayrılık Hıristiyan Avrupa’nın Ortodoks
Bizans’ı yeterince kollayamaması anlamına geliyordu. Bu
ikiliği gidermek için çaresizlik içinde çırpınan
İmparator ve Patrik, 1439’da Floransa Konsili’nde
Katolik Kilisesi’ne boyun eğdi. Rum Ortodoks Kilisesi de
Katolik Kilisesi’ne boyun eğdi. Rum Ortodoks Kilisesi
ile Katolik Kilisesi kavgasında zoraki de olsa bir
ittifak dönemi başladı. Böylece yüzyıllardır süren
Ortodoks-Katolik çatışması, Osmanlı’nın baskısıyla kısa
süreli de olsa donduruldu. Ancak bu anlaşma
Konstantinopolis halkı tarafından hiç de hoş
karşılanmadı ve Ayasofya’daki resmi kutlama törenleri
halkın sert protestolarıyla karşılaştı. Bizans halkı
Konstantinopolis’te Avrupalıyı görmek istemiyor, yeni
bir Latin dönemi yaşamaktan korkuyordu.
Floransa Konsili’nde sağlanan birleşmeden sonra kurulan
güçlü Haçlı Ordusu, Rumeli’yi 1443 ve 1444’de istila
etti. Fakat 1444’de Osmanlı’nın kazandığı Varna Zaferi
ile Haçlıların önünü kesti. Bu son savaş
Konstantinopolis’in alınyazısını belirledi. Osmanlı’nın
Anadolu’ya ve Rumeli’ye yayılan genç İmparatorluğu için
Konstantinopolis’i fethetmek artık tersi düşünülemez bir
mecburiyetti. İmparatorluk topraklarının tam kalbindeki
bu yabancı unsur ortadan kaldırılmalıydı. Çünkü
Anadolu’nun ve Rumeli’nin gerçek anlamda birbirine
bağlanması Konstantinopolis’in fethiyle mümkündü.
İstanbul’un fetih hazırlıkları bir yıl önceden
başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar
döktürüldü. 1452 yılında Boğaz'ın kontrolünü sağlamak
için Rumeli Hisarı inşa edildi. 16 kadırgadan oluşan
güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat
arttırıldı. Bizans’ın yardım almasını engellemek için
yardım yolları kontrol altına alındı. Cenevizlilerin
elinde bulunan Galata’nın da savaş esnasında tarafsız
kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı
öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece
kuşatma başladı.
Fethin kronolojisi:
6 Nisan 1453: Fatih Sultan Mehmed otağı
Konstantinopolis önlerinde, St. Romanüs Kapısı (Şimdiki
Topkapı) önüne kuruldu. Aynı gün şehir, Haliç’ten
Marmara’ya kadar kuşatıldı.
6-7 Nisan 1453: İlk top atışları
başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı
yıkıldı.
9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey
Haliç’e girmek için ilk saldırıyı yaptı.
9-10 Nisan 1453: Boğaz’daki surların bir bölümü ele
geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele
geçirdi.
11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye
başlandı. Yer yer gedikler açıldı. Sürekli dövülen
surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı.
12 Nisan 1453: Donanma Haliç’i koruyan
gemilere saldırdı, fakat Hıristiyan gemilerinin üstün
gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yol açtı.
Fatih Sultan Mehmed’in emri üzerine havan topları ile
Haliç’teki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga
batırıldı.
18 Nisan 1453 Gecesi: Padişah, ilk
büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı
püskürtüldü.
20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve
silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans’ın dört savaş
gemisiyle Osmanlı donaması arasında Yenikapı açıklarında
bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya
gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa’ya gemilerini her ne
pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Osmanlı
donanması, sayıca üstünlüğüne rağmen, kendilerinden
büyük ve yüksek olan düşman gemilerini engelleyemedi. Bu
başarısızlık Osmanlı Ordusunda bir bozgun etkisi
gösterdi. Asker orduyu terk etmeye başladı. Hemen sonra
bu durumdan istifade etmek isteyen imparator bir barış
önerisinde bulundu. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın
desteğiyle bu öneri reddedilerek, kuşatmaya ve surların
büyük toplarla dövülmesine devam edildi.
Bütün bu bozgun havası içinde Fatih Sultan
Mehmed’e şeyhi ve hocası Akşemseddin Hazretleri’nin
fetih müjdesi mektubu geldi. Fatih Sultan Mehmed bu
manevi desteğin de etkisiyle bir yandan saldırıyı
şiddetlendirirken, öte yandan herkesi şaşırtan yeni
girişimlerde bulundu. Dolmabahçe’de demirlenen donanma
karadan Haliç’e indirilecekti!...
22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde
Hıristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed’in inanılmaz azminin
Haliç sırtlarında, karada seyrettiği gemileri hayret ve
korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi
yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve
kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler
artık Haliç’e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık
biçimde Haliç’te görünmesi Bizans üzerinde büyük bir
olumsuz tesir yaptı. Bui arada, Bizans kuvvetlerinin bir
kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara
surlarının savunması zayıfladı.
28 Nisan 1453: Haliç’teki gemi yakma
girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile
Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları
ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı
kuşatıldı. İmparatora Cenevizliler aracılığıyla koşulsuz
teslim önerisi iletildi. Eğer teslim olunursa serbestçe
istediği yere gidebilecek, halkın canı ve malı güvende
olacaktı. İmparator bu teklifi kabul etmedi.
7 Mayıs 1453: 30 bin kişilik bir
kuvvetle Bayrampaşa Deresi üzerindeki surlara yapılan 3
saatlik saldırı sonuca ulaşamadı.
12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile
Edirnekapı arasında yapılan büyük saldırı püskürtüldü.
16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan
lağımla Bizans’ın açtığı karşı lağım birleşti ve
yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün
Haliç’teki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı.
Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı.
18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir
kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli
çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi
yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. Sonraki
günlerde surların yoğun top ateşiyle dövülmesi
sürdürüldü.
25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed,
İmparator’a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey’i elçi
göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu
teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle
istediği yere gidebilecek, halktan isteyenlerde
mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve
mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi.
26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması,
aksi durumda Macaristan’da Bizans lehine harekete geçmek
zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderildiği
büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi
söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş
Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya
karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmayı
kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası
Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla
Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya
devam etme kararı alındı ve hazırlıkları yapma görevi
Zağanos Paşa’ya verildi.
27 Mayıs 1453: Genel saldırı orduya
duyuruldu.
28 Mayıs 1453: Ordu, gününü ertesi gün
yapılacak saldırılara hazırlanmak ve dinlenmekle
geçirildi. Orduda tam bir sessizlik hakimdi. Fatih
Sultan Mehmed safları dolaşarak askeri yüreklendirdi.
İstanbul’da ise bir dini ayin düzenlendi, imparator
Ayasofya’da herkesi savunmaya davet etti. Bu tören
Bizans’ın son töreni oldu.
29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için
savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha
karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde
askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu.
Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul
sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı
hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu
askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye
giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından
Yeniçeriler saldırıya geçtiler yanlarına kadar gelen
Fatih Sultan Mehmed’in yüreklendirmesiyle göğüs göğüse
çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağı’nı diken
Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Belgradkapı’dan
Yeniçerilerin içeri girmesi ve Edirnekapı’daki son
direnişçilerin arkadan kuşatılmaları üzerine Bizans
savunması çöktü.
Askerleri tarafından yalnız bırakılan İmparator sokak
çatışmaları sırasında öldürüldü. Her yandan kente giren
Türkler Bizans savunmasını tümüyle kırdılar. Fatih
Sultan Mehmed öğleye doğru Topkapı’dan şehre girdi,
doğruca Ayasofya’ya girerek burayı camiye çevirdi.
Böylece bir çağ açılıp, bir çağ kapandı
Fethin Sonuçları
İstanbul’un fethinin Türk, İslam ve dünya açısından
önemli ve tarihin akışına yön verecek olan sonuçları
vardır. Bu nedenle birçok tarihçi İstanbul’un
fethiyle Ortaçağ’ın sona erdiğini kabul eder.
Fetihle birlikte Osmanlılar, Anadolu’da kurulmuş bulunan
çok sayıdaki Türk beyliğine karşı üstünlüğünü
pekiştirmiş bulunuyordu. Bu nedenle İstanbul’un Fethi,
Anadolu’daki Türk birliğinin sağlanmasında önemli bir
etkendir. Osmanlıların sadece Anadolu’daki Türklerin
değil, aynı zamanda bütün İslam ümmetinin lideri olması
süreci de fetihten sonra başlar. Böylece Osmanlı Beyliği
bir dünya devleti haline gelecektir.
Fetihten sonra, Osmanlı liderliğindeki İslam, dünya
politikasının temel dinamiklerinden biri olmuştur. O
dönemde Eski Dünya’da yaşanan bütün uluslararası
olaylarda Müslümanların belirleyici bir rolü vardır.
Avrupa Hıristiyanlığı yaklaşık üç asır boyunca Haçlı
Seferleri ile İslamiyet’i Ön-Asya’dan çıkarmaya
çalışmıştı. Bu mücadelede İstanbul Haçlılar için bir
sınır karakolu işlevi görüyordu. İstanbul’un fethinden
sonra Ön-Asya’daki İslam egemenliği Hıristiyan
dünyasınca kesin olarak kabullenilecek ve bir daha bu
toprakları kurtarmak için Haçlı seferi
düzenlemeyecektir. Aksine İslam Avrupa içlerine
yönelecektir. İstanbul’un Fethi Müslümanlar için
Avrupa’ya karşı kazanılmış ve uzun yıllar sürecek bir
üstünlüğün başlangıç noktasıdır.
İstanbul’un fethinin dünya tarihi açısından önemli
olmasının bir diğer sebebi de Rönesans üzerindeki
etkisidir. Fetih’ten sonra birçok Bizanslı düşünür ve
sanatçı yanlarına çok değerli yazma eserleri de alarak,
çoğunlukla Roma’ya göç ettiler. Bu kimseler klasik Yunan
kültürüne dönüşte önemli rol oynadılar ve kısa bir süre
sonra Avrupa’da Rönesans hareketi başladı.
Fatih Sultan Mehmed
1432-1481 yılları arasında yaşamış 7. Osmanlı
padişahıdır. 1444 ve 1451 yıllarında iki kez tahta
çıkmış ve toplam otuz bir yıl tahta kalmıştır. Küçük
yaştan itibaren eğitimine büyük önem verilen Şehzade
Mehmed, Molla Yegan, Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla
Ayas gibi devrin önde gelen bilginleri tarafından
yetiştirildi. Dönemin geleneğine uygun olarak devlet
yönetiminde tecrübe kazanması için Manisa
Sancakbeyliği’ne tayin edildi.
Mükemmel bir eğitimle, Matematik, Geometri, Tefsir,
Hadis, Fıkıh, Kelam, ve Tarih bilimleri tahsil etti.
Tebasına kendi dili ile hitap etmek için Arapça, Farsça,
Latince, Yunanca ve Sırpça öğrendi. Kudretli bir asker
olduğu kadar geniş görüşlü bir fikir adamı olarak
yetişti. Edebiyatla da ilgilenen Fatih, şiirde devrinin
üstatları arasında yer aldı ve “Avni” mahlasıyla edebi
değeri yüksek şiirler yazdı. Sarayda yazılan ilk divan
Fatih’e aittir.
Fatih Sultan Mehmed, Manisa Sancakbeyi iken babası
Sultan II. Murad’ın tahttan çekilmeye karar vermesi
üzerine padişah ilan edildi. Tahtta çocuk yaşta birinin
olmasından cesaretlenen Avrupa devletleri, Osmanlı
topraklarını taciz etmeye başladılar. Osmanlıları
Avrupa’dan atmak için büyük bir haçlı ordusu
hazırladılar. Bunun üzerine Sultan II. Murad ordunun
başına geçti ve Varna Meydan Savaş’ında Haçlı Ordusunu
yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra Sultan II. Murad
tekrar devletin başına geçti. Fatih Sultan Mehmed
Manisa’ya gönderildi. İkinci şehzadelik döneminde de
yine dönemin önemli bilginlerinden ders almayı sürdürdü.
Sultan II. Murad’ın vefatı üzerine Fatih Sultan Mehmed
başkent Edirne’ye gelerek ikinci kez tahta çıktı. Tahta
çıktığında ilk işi İstanbul’un fethine ilişkin
şehzadeliği dönemlerinden beri tasarladığı planları
uygulamak oldu. Önce Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli
Hisarı’nı yaptırdı. Bir yandan da kendi tasarladığı,
Avrupa’da görülmemiş büyüklükte toplar döktürdü ve
donanma kurdu. Saldırı gününde komutayı doğrudan
üstlendi.
İstanbul’un fethinden sonra Tuna’ya kadar hakim olmaya
ve Sırp sorununu çözmeye yöneldi. Sırbistan’ın Osmanlı
hakimiyetine girmesini sağladı. Fetih hareketlerine
devam ederek Cenovalılar’ın ticari limanı Kele’yi ve
önemli bir üs olan Amasra’yı ele geçirdi. Ardından
Sinop’u alarak Candaroğulları Beyliği’ne, Trabzon’u
alarak Pontus Devleti’ne son verdi. Midilli Adası’nı
Osmanlı topraklarına kattı. Bosna-Hersek’in fethini
tamamladı. Tuna güneyindeki Balkanlar’ı Osmanlı
idaresinde birleştirdi. Karamanlılardan Konya ve
Karaman’ı alarak Karaman Eyaleti’ne dönüştürdü.
Venediklerden Eğriboz Adası’nı aldı. Ayrıca Alaiye
(Alanya) Beyleri’nin egemenliğine son verdi. Akkoyunlu
Hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli Savaşı’nda yenerek
Anadolu’yu kesin olarak Osmanlılara bağladı. Daha sonra
Batıya yönelerek bazı Cenova kalelerini fethetti ve
Kırım Hanlığı’nı Osmanlılara bağladı. Arnavutluk’u ele
geçirdi. Güney İtalya’daki Otranto Osmanlıların eline
geçti. Bunun üzerine Papalık büyük bir telaşa kapıldı.
Yeni bir haçlı seferinin düzenlenmesi için Avrupa
devletlerine çağrıda bulundu. Fakat Avrupa devletleri
buna cesaret edemediler.
Fatih Sultan Mehmed, 1481 ilkbaharında yeni bir sefere
çıkarken Gebze yakınlarında vefat etti. Bazı
araştırmacılara göre zehirlenerek öldürülmüştür.
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E İSTANBUL
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453-1923)
İstanbul,
Fatih Sultan Mehmed komutasındaki Osmanlı Ordusu
tarafından fethedildikten sonra üç gün içinde sükunet
sağlandı. Ardından görkemli şenliklerle fetih kutlandı.
Şenlikten sonra Fatih Sultan Mehmed askerin şehirde
dolaşmasını yasakladı. Hızla şehir kontrol altına
alındı. Rumların kendi dinleri ve gelenekleri ile
yaşayabileceği duyuruldu. Fatih Sultan Mehmed Ortodoks
Rumlara boş bulunan Patriklik makamına birini
seçmelerini emretti.
Fetih sırasında olumlu davranışları görülen Yahudi
cemaatine havralarına sahip olma hakkı tanındı ve
Haham’a iltifatlarda bulunuldu. Türk-Yahudi topluluğu
Karayim Cemaati’ine Arpacılar Mescidi’nin bulunduğu
yerde bir ibadethane tahsis edildi. Daha sonraları
Ermeni Cemaati için de bir patrik tayin edilmiş ve
cemaatler arası denge gözetilmiştir.
Fatih Sultan Mehmed şehirde düzeni sağlar sağlamaz hızla
imar faaliyetine girişti. İlk ciddi imar faaliyeti,
fetih esnasında harap olan surların tamiridir. Hendekler
temizletildi ve yıkık yerler tamir edildi. Fatih Sultan
Mehmed bakımsız ve harap durumda olan Ayasofya’yı satın
alıp tamir ettirdi ve camiye dönüştürdü.
Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptırdığı veya
vakfettiği çok sayıda yapının bir kısmı şunlardır;
Bugünkü Vefa semtinde Şeyh Ebu’l-Vefa adına yaptırılan
cami, bugünkü Eyüp’te Ebu Eyyub el-Ensari’nin türbesi ve
civarına yayılan külliye, devlet hazinesi olarak da
kullanılan Yedikule, şehrin yedi tepesinden biri üzerine
kurulan ve kendi adıyla anılan Fatih Camii ve Külliyesi,
bugünkü Beyazıt Meydanı civarında yaptırılan ve günümüze
izi kalmayan Saray-ı Atik ve Saray-ı Cedid (bugünkü
Topkapı Sarayı).
Bu dönemin diğer önemli eserleri arasında, Mahmud
Paşa Camii, Gedik Ahmet Camii, Karamani Mehmed’in
Nişanca Camii, Rum Mehmed Paşa Camii, Has Murad Paşa
Camii, İbrahim Paşa Camii ve bunların çevresinde
sıralanan imaret ve benzeri yapılar, Belgrad
Ormanları’ndaki kaynaklardan şehre su taşıyan tesisler,
çok sayıda darüşşafaka, imaret, han, kervansaray gibi
yapılar ve bugünkü Kapalıçarşı.
Fetihten
sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri
oluşturuldu. Boş mülkler fetihte hizmeti geçenlerin yanı
sıra hemen her isteyene parasız olarak verildi. Anadolu
ve Rumeli’den Müslüman nüfus şehre göçe özendirildi. Bu
da yeterince fayda sağlamayınca vilayetlere ferman
gönderilerek her sınıftan belli sayıda kişinin
İstanbul’a gönderilmeleri buyruldu. Çeşitli bölgelerden
Hıristiyan ve Yahudiler de şehre getirilerek belli
yerlerde iskan edildiler.
Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve zorunlu göçlerle
oluşan mahalleler daha sonraki İstanbul idari yapısının
temelini oluşturdu. 1459’da İstanbul her biri farklı
demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı.
Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer
üçü ise surdışında yer alan ve “Bilad-i Selase” olarak
adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve
Silivri dahil), Galata ve Üsküdar’dı. 1457 sonunda eski
başkent Edirne’nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni
göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul,
fetihten 50 yıl sonra Avrupa’nın en büyük şehri haline
geldi.
16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük
Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar
gördü. 45 gün süren depremde binlerce bina harap oldu,
yıkılmadık tek minare kalmadı. Şehir, 1510’da Sultan II.
Bayezıd tarafından 80 bin kişinin istihdamıyla neredeyse
yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin
büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi
Kanuni Sultan Süleyman’ın tahtta kaldığı 1520-1566
yılları arasındaki 46 yıllık dönem, devlet için olduğu
gibi İstanbul için de bir yükseliş dönemi olmuştur. Bu
dönem boyunca İstanbul’da birçoğu günümüze de ulaşmış
çok sayıda paha biçilmez eser inşa edilmiştir. 1509
depreminde büyük hasara uğrayan kent yeniden ve daha
planlı bir biçimde restore edilmiş, şehir yeni bentler,
su kemerleri, suyolları ve çeşmelerle bol suya
kavuşmuştur. Medreseler, kervansaraylar, hamamlar,
hasbahçeler ve köprülerle donatılan İstanbul, tam bir
büyük kent görünümü kazanmıştır. Yine bu dönemde
Haliç-Galata Limanı Akdeniz’in en işlek limanlarından
biri haline gelmiştir.
Bu dönemde inşa edilen eserler, özellikle Mimar Sinan
tarafından yapılanlar, şehre yepyeni bir görünüm
kazandırmıştır. Süleymaniye Camii ve Külliyesi,
Şehzadebaşı Camii ve Külliyesi, Sultan Selim Camii ve
Külliyesi, Cihangir Camii, Mihrimah Sultan adına
Edirnekapı ve Üsküdar’da yapılan camiler, Hürrem Sultan
adına yaptırılan Haseki Külliyesi ve Haseki Hamamı bu
dönemde inşa edilen eserlerin önemlileridir. Bu devirde
açılan Sahn-ı Süleymaniye Medreseleri de İstanbul’a bir
eğitim ve bilim merkezi olma özelliği kazandırmıştır.
Kanuni dönemi İstanbul için bir planlı kentleşme
dönemi olmuştur. Bir yandan kente yeni göçlerin gelmesi
engellenmiş, diğer yandan da surların çevresine ev
yapımı yasaklanmıştır. Her evin pencerelerine kepenk
konulması ve Galata’daki tüm yapılarda taş kullanılması
zorunluluğu getirilmiştir. İstanbul’a bol su sağlamak
için birçok tesis hazineden ayrılan ödenekle ve angarya
sistemine başvurulmaksızın tamamlanmıştır. Şehir,
Sarayburnu, Tersane, İskender Çelebi, Dolmabahçe, Tokat,
Çubuklu, Sultaniye, Üsküdar, Haydarpaşa, Kandilli
hasbahçeleri ve Büyükdere Korusu ile bezenmiştir. Kentin
tüm iaşe ve ihtiyaçları devletçe üstlenilmiş; bu
maksatla Rumeli şehirleri, Karadeniz Kıyıları ve Mısır’a
bir takım yükümlülükler getirilmiştir. Yine İstanbul bu
dönemde ‘kıraathane’lerle (kahvehane) tanışmıştır.
İstanbul’un büyüyerek eski sınırları dışına taşması
ve yeni semtlerin ortaya çıkışı da Kanuni devrinde
gerçekleşmiştir. Kasım Paşa, Piri Paşa, Piyale Paşa ve
Ayas Paşa mahalleri bu dönemde kurulmuştur. Galata da bu
dönemde çok canlıdır ve tek başına bir şehir büyüklüğüne
ulaşmıştır. Yine bu yıllarda ilk kez olarak Beyoğlu’nda
elçilik binaları açılacaktır.
Kanuni dönemi İstanbul’u bazı büyük felaketlere de
şahit olmuştur. Veba salgınları bu dönemde bu dönemde
İstanbul’u sık sık etkilemiştir. 1554’te çıkan yangın
Ayasofya’dan Tahtakale’ye kadar olan kısmı, 1555’te
çıkan yangın ise Galata’yı büyük hasara uğratmıştır.
1554’teki şiddetli fırtınada deniz kabarmış, dereler
taşmış, birçok insan boğulmuştur. 1563’teki aşırı yağmur
neticesi oluşan seller ise bundan da büyük zararlara yol
açmış, hatta bu esnada Yeşilköy’de avlanmakta olan
Kanuni Sultan Süleyman da tehlike atlatmıştır.
Lale Devri’nde İstanbul
Lale Devri 1718-1730 yılları arasında ve Sultan
III. Ahmed’in padişahlığı ile Nevşehirli Damat İbrahim
Paşa’nın sadrazamlığı dönemini kapsar. Bu dönem adını o
yıllarda saray çevresinde ve varlıklı kesimler arasında
başlayan lale yetiştirme merakından alır.
Lale Devri’nde İstanbul, birçok yenilikler ve
değişiklikler yaşadı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim
Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttirdiği
projelerden esinlenerek İstanbul’un imarına el attı. İlk
önce Haliç ıslah edildi ve Kağıthane Deresi ve Haliç
kenarları gezinti yerleri haline getirildi. Kağıthane’de
padişah için Sadabad Kasrı inşa edildi ve etrafı lale
bahçeleriyle bezendi. Bu bahçeler varlıklı kesimler
arasında lale yetiştirme furyasının doğuşuna neden oldu.
Yine bu dönemde Üsküdar, Beylerbeyi, Bebek, Fındıklı,
Alibeyköyü, Ortaköy ve Topkapı semtlerinde birçok köşk
ve bahçe yapıldı. Daha önce yangınlarla harap olmuş
semtler yeniden inşa edildi.
Lale Devri’nde İstanbul’un yaşadığı yenilikler sadece
imar sahasında değildi. İlk olarak bu dönemde itfaiye
teşkilatı kuruldu; ilk matbaa bu dönemde İbrahim
Müteferrika tarafından faaliyete geçirildi. Ayrıca bir
çini fabrikası, kumaş fabrikası ve Yalova kâğıt
fabrikası bu yıllar içerisinde açıldı.
Lale devrinde sanat ve edebiyatta da bir canlanma
yaşandı. Özellikle şair ve ressamlar saraydan büyük
iltifat gördüler. Yine bu dönemde Türk mimarisi klasik
dönemin son şaheserlerini vermiştir. Emetullah Gülnuş
Valide Camii, Sultan III. Ahmed’in Topkapı Sarayı’nın
önünde ve Üsküdar’da yaptırdığı çeşmeler, Sultan III.
Ahmed Kütüphanesi ve Damat İbrahim Paşa Külliyesi
bunların başlıcalarıdır. Lale Devri Patrona Halil
isyanıyla sona ermiştir. Bu ayaklanma esnasında dönemin
sembolü olan lale bahçeleri ve köşklerin birçoğu tamamen
tahrip edilmiştir.
Tanzimat Dönemi
3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane
Bahçesi’nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı
ile İstanbul’da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma
sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul’da mimariden
yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi
kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı. Bu
dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı.
Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde
yayılırken; Boğaziçi’nde Sarıyer’e iskan hızlandı.
Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan
Beykoz’a doğru büyüdü.
Kentin genişlemesine paralel, hızlı bir imar
faaliyeti de söz konusuydu. Bir taraftan padişahlar,
diğer taraftan da devlet erkanı, gayrimüslim zenginler
ve yabancı elçilikler adeta saray, köşk ve malikane
yaptırma yarışına girdiler. Dolmabahçe, Çırağan ve
Beylerbeyi Sarayları, Ihlamur ve Küçüksu Kasırları,
Ayazağa, Alemdağ, İcadiye ve Mecidiye Köşkleri bu
dönemde inşa edildi. Yine bu dönemde “mebain-i emriyye”
adı verilen birçok kamu binası da yaptırıldı. Çeşitli
semtlerdeki postane binaları, Tophane, Maçka
Silahhanesi, Harbiye Nezareti ve Pangaltı Harbiye
Binaları bunların başında gelmektedir.
Yaşanan hızlı Batılılaşma etkilerini mimari üzerinde
de gösterdi. Bu dönemde klasik Osmanlı mimarisi terk
edildi ve yeni yapılar barok, rokoko, neogotik ve ampir
gibi Batılı tarzlarda inşa edildi. Hatta bu üslup
değişmesi cami mimarisine kadar nüfus etti.
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli
gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması,
tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz
taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye’nin açılması,
Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye
dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi,
Zaptiye Nezareti’nin kurulması ve ona bağlı karakolların
açılması, Vakıf Gureba Hastanesi’nin hizmete girmesi ve
Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.
Batılılaşma sürecini besleyecek modern eğitim
kurumlarının açılmasına da bu dönemde büyük önem
verildi. Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temeli olan
Darülfünun, erkek ve kız rüşdiyeleri (liseler) Ziraat
Mektebi, Telgraf Mektebi, Darülmaarif (Maarif Koleji),
Darülmuallimin (Öğretmen Okulu), Orman Mektebi, Ebe
Mektebi, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Sanayi
Mektebi ve Mekteb-i Tıbbiyey-i Mülkiye bu dönemde
eğitime başlayan okullardandır.
Tüm bu değişmeler doğal olarak kentin sosyal yaşamını
da derinden etkiledi. Özellikle Kırım Savaşı’nda
İstanbul’a gelen İngiliz, Fransız ve İtalyan asker ve
subayları ile Galata’da yerleşmiş bulunan Levantenlerin
yaşam tarzı İstanbul ahalisi üzerinde müessir oldu. Bu
dönemde Beyoğlu, meyhaneleri, kahvehaneleri, tütüncü
dükkanları, balozları ve tiyatrolarıyla tam bir eğlence
merkezi haline geldi. Rum, Ermeni ve Yahudi kızları
kantolar söylemekte; Beyoğlu’nun yanı sıra Şehzadebaşı
ve Gedikpaşa’da da tuluattan modern tiyatroya kadar
bütün gösteriler kumpanyalarca sahnelenmekteydi.
Toplumun eğlence alışkanlıklarıyla birlikte, zevkleri de
değişiyordu. Sadece saray çevreleri ve zenginler değil
orta halli aileler de Batı tipi lüks tüketime yöneldi.
Evlerin iç dekorasyonu değişti; masa, sandalye ve koltuk
gibi eşyalar evlere girmeye başladı. Yine bu dönemde
yazlık ve kışlık adeti başladı. Suriçi ve Beyoğlu
kışlık; Boğaz, Kadıköy ve Adalar yazlık yerlerdi. Bu
nedenle önceden Boğaz’da yalı satın alacak paralar,
mevsimlik kira olarak ödenir hale geldi.
İstanbul’un ekonomik yapısı da bu dönemde birçok
değişiklik yaşadı. Geleneksel esnaf örgütleri olan
loncalar dağıtıldı ve devlet, esnafı şirketleştirmek
için krediler vermeye başladı. Haliç çevresinde ve
Tophane’de sanayi tesisleri kuruldu. İstanbul bu dönemde
ilk kez olarak grevlerle de tanıştı.
Bu yıllar Galata’nın finans alanında güçlenmesine de
şahit olacaktı. Galata bankerleri artık doğrudan saraya
borç veriyor veya Osmanlı’nın kombiyo işlemlerini
yönlendiriyordu. Devlete ait tahvillerin miktarı bir
borsa kurulmasını gerektirecek ölçüde çoğalmış; kurulan
Galata Borsası sadece Galatalı bankerlerin değil sıradan
vatandaşın da ilgisini çekmeye başlamıştı.
Bu dönem İstanbul’unda siyasi hayat da çok
hareketlenecektir. Bir taraftan Batıcılık, diğer
taraftan İslamcılık ve Türkçülük akımları güçlenecek,
bir Tazminat aydını grubu ortaya çıkacak; sanat ve
edebiyat canlanacak; Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis,
Basiret, Vakit, İstikbal, Sadakad, Sabah, Hayat ve Cihan
gazeteleri çıkmaya başlayacaktır.
1844’deki ilk nüfus sayımı, 1870’de yaşanan Beyoğlu
ve 1872 Kuzguncuk yangınları, 1845’de ilk çiçek aşısının
uygulanması ve İstanbul için bir mülk vergisinin konması
da bu dönemin anılmaya değer diğer olaylarıdır.
Meşrutiyet Dönemi
Sultan Abdülaziz’in gürültülü bir şekilde tahttan
indirilişi ve meşrutiyeti ilan sözü alınarak II.
Abdülhamid’in tahta çıkarılışı ile İstanbul’da yeni bir
dönem başlar (31 Ağustos 1876). Sultan II. Abdülhamid 23
Aralık 1876’da Meşrutiyet’i ilan etti. Ancak kısa süre
sonra başlayan Türk-Rus Savaşı (27 Nisan 1877)
İstanbul’u paniğe boğdu. Bu savaşta Rumeli cephesine
yakınlığı nedeniyle İstanbul savaşın birçok acısını
yaşadı. Kentin içinden batıya asker sevki, öte yandan
cepheden gelen hastalar ve yaralılarla savaştan kaçan
Rumelili muhacirler kentte birçok sıkıntıya yol açtı. Bu
muhacirler sefalet içinde cami ve medreselerde ve boş
alanları saran tahta ve teneke barakalarda yaşamaya
çalışıyorlardı. Bütün bu yaşananlar nedeniyle, bu savaş
halk arasında “Doksanüç Harbi Faciası” diye anılır. 13
Şubat 1878’de Sultan Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı
süresiz kapattı. 3 Mart 1878’de Rus ordularının
Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmesi üzerine
Ayastefanos antlaşması imzalandı; uzun bir barış dönemi
başladı.
1881’de Devlet’i Osmani’nin ödenmeyen borçları için
Duyun-u Umumiye kuruldu. Devletin birçok vergilerine el
konulmasına rağmen yine de İstanbul’un imarı için bu
dönemde önemli adımlar atıldı. Bunlar arasında yangın
alanlarının ıslahı ve yerleşime açılması, Terkos su
şebekesi, Hamidiye suları, havagazı şebekesinin
genişletilmesi sayılabilir.
Bu dönemde İstanbul büyük bir deprem felaketi de
yaşadı. Halk arasında “Üçyüzon Depremi” denen 1894
depreminde Suriçi çok zarar gördü. Ama büyük süratle
yapım onarım çalışmalarına girişildi. Bu dönem
İstanbul’unda yaşanan diğer önemli olaylar arasında
1895, 1896’daki huzursuzlukları ve 1905 ile 1906’da
teşebbüs edilen iki suikasti de zikredebiliriz.
Birincisi başarısız olarak padişaha yapıldı; diğerinde
Şehremini Rıdvan Paşa hayatını kaybetti. Diğer önemli
hadiseler olarak da bir dizi resmi ziyaret sayılabilir.
Bunlar arasında İran Şahı Nasıreddin ve oğlu, eski ABD
Başkanı General Grant ve Alman İmparatoru II. Wilhelm’in
ziyaretleri zikre değer. II. Wilhelm gezisinin anısına
İstanbul’daki ünlü Alman Çeşmesi’nini yaptırtmıştır.
Sultan II. Abdülhamid eğitim konusuyla da ilgilenmiş;
birçok okul açtırmıştır. Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i
Hukuk, Sanayi-i Nefise mektebi (Güzel Sanatlar Okulu),
Hendese-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane,
Darülmuallimin-i Aliyye, Mekteb-i Fünun-u Maliye, Eczacı
Mektebi, Ticaret Mektebi, Halkalı Ziraat Mekteb-i Alisi,
Hamidiye Baytar Mektebi, Orman ve Maden Mektebi,
Ticaret-i Bahriye Mektebi, Dilsiz ve Ama Mektebi, Kız ve
Erkek Sanayi Mektepleri, Darülfünun (Üniversite),
rüşdiyeler (lise) ve idadiler (ortaokullar) açmıştır.
Bundan esinlenerek açılan Darülfeyz, Burhan-i Terakki,
Numune-i İrfan gibi özel okulların sayısı 1900’de 30’u
bulmuştur.
Bunların yanı sıra Müze-i Humayun (bugünkü Arkeoloji
Müzesi), Beyazıt Umumi Kütüphanesi, Yıldız Arşiv ve
Kütüphanesi, Hazine-i Evrak (başbakanlık arşivi) gibi
değerli kültür müesseseleri de o yıllarda kurulmuştur.
Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Şişli Etfal Hastenesi ve
Darülaceze o dönem açılıp bugüne kalmış kurumlardandır.
Yine, kendi fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan
Sultan II. Abdülhamid, bu dönemde İstanbul’un ve
imparatorluğun fotoğraf albümlerini hazırlatmıştır
Sultan II. Abdülhamid 24 Temmuz 1908’de II.
Meşrutiyet’i ilan etti ve 31 Mart Vakası’ının ardından
tahttan indirilerek sürgüne gönderildi. Yerine Sultan V.
Mehmet Reşad tahta geçti (27 Nisan 1909). İstanbul’un
bundan sonraki dönemi Cumhuriyet’e dek savaşlar ve
karışıklıklar içinde geçti. Sultan V. Mehmet’in tahta
çıkışına vesile olan 31 Mart Vakası’ndan sonra
İstanbullular artık meydanlardaki darağaçlarında
sallanan insan görüntüleriyle sık sık karşılaşır
oldular.
19 Ocak 1910’da Çırağan Sarayı yandı. Bu bir seri
kötü olayın ilki oldu. 9 Haziran 1910’da Gazeteci Ahmed
Samim Bey suikastla öldürüldü. 6 Şubat 1911’de
Babıali’de yangın çıktı. 18 Ekim 1912’de Balkan Savaş’ı
başladı. İstanbul 93 Harbi’ndeki facia görüntüleriyle
bir kere daha karşılaştı. 23 Ocak 1913’te Babıali
Baskını oldu. Kıbrıslı Kâmil Paşa hükümeti silah tehdidi
altında istifa etti. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut
Şevket Paşa suikasta kurban gitti. Her tarafı saran
rüşvet, ahlaksızlık ve hırsızlık dalgası devlet yapısını
sarsmaya başladı. Rüşvet ve hırsızlık meblağları
onbinlerce altını buluyordu. Bu olan bitene Sultan V.
Mehmet Reşat çok fazla müdahale edememiştir. Onun
döneminin gerçek hakimi ise, yönetimdeki İttihat ve
Terakki partisi olmuştur.
14 Kasım 1914’te I. Dünya Savaşı başladı. Savaşın
getirdiği kıtlık ve sefaletle savaşmak için resmi
makamlarca tedbir alınmaya çalışıldıysa da istifçilik ve
karaborsaya engel olunamadı. Kısa sürede paralarını
Beyoğlu’nun balozlarında, müzikhollerinde ve
restoranlarında su gibi harcayan bir savaş zenginleri
sınıfı oluşmuştu. Açlık ve sefalet, yıkık dökük
mahalleler ve zengin ışıltılı konaklar, dilenen sakat
kalmış savaş gazileri ile kantocuların, şarkıcıların,
yabancı artistlerin ayağına dökülen paralar, bu dönem
İstanbul’unun tipik ve acı görüntüleri olmuştur.
İşgal ve Mütareke Yılları
I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti birçok cephede
zafer kazanmasına rağmen müttefikleri nedeniyle mağlup
oldu. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra
İtilaf Devletleri’ne ait 55 parçalık donanma 13 Kasım
1918’de Haydarpaşa açıklarına demirledi ve böylece
İstanbul’un işgali başladı. Ama Londra Konferansı’nda
kararlaştırılıncaya kadar, kıyıya asker çıkarılacak
şehir topyekün işgal edilmedi.
Padişah tarafından 1918 yılında feshedilen Meclis-i
Mebusan, 12 Ocak 1920’de yeniden toplandı ve 28 Ocak’ta
Misak-ı Milli’yi kabul etti. 4 Mart 1920’de Londra
Konferansı’nda İstanbul’un işgali kararlaştırıldı. 14
Mart’ta telgrafhane işgal edildi. 15 Mart gecesi ise
topyekün işgal hareketi başladı. Karaya çok sayıda asker
çıkarılarak şehrin önemli noktaları kontrol altına
alınmaya başlandı. Sabah erken saatlerde bir İngiliz
birliği Şehzadebaşı’ndaki karargahı basarak askerlerin
üzerine yaylım ateşi açtı. Öğlene doğru şehir tamamen
işgal edilmişti. Öğleden sonra ise İngilizler Meclis-i
Mebusan’ı bastılar. Ama Meclis-i Mebusan Padişah
tarafından feshedilinceye kadar varlığını muhafaza
edebildi. 11 Nisan’da kapatıldı ve 150 kadar siyası
şahsiyet Malta’ya sürgün edildi.
İşgal ve mütareke yıllarında İstanbul pek aşina
olmadığı büyük gösterilere şahit oldu. 19 Mayıs 1919’da
ilk kez kadın hatiplerin de konuşma yaptığı Fatih
Mitingi yapıldı. Mitinge 50 binden fazla insan katıldı.
Meclis-i Mebusan’ın açılışını izleyen günlerde ise
Sultanahmet Meydanı’nda 150 bin kişinin katıldığı başka
bir miting daha yapıldı. 10 Nisan-29 Temmuz 1922
tarihleri arasında da Darülfünun öğrenci ve öğretim
üyeleri dersleri boykot ettiler.
Bu dönemdeki bir başka önemli gelişme de İstanbul’da
bazı gizli örgütlerin kurularak bağımsızlık için
faaliyette bulunmalarıdır. Karakol Cemiyeti, Mim Grubu
ve Müdafa-i Milliye teşkilatı o dönem İstanbul’undaki en
önemli gizli örgütlerdi. Bunlar gösteriler düzenlemek,
Anadolu’da başlayan bağımsızlık hareketine silah, asker
ve cephane sevk etmek ve istihbarat yapmak gibi
faaliyetlerde bulundular.
Bu yıllarda İstanbul çok hareketli bir nüfus yapısına
sahiptir. Bir taraftan insanlar İstanbul’u terk ederek
işgal altında bulunmayan Anadolu şehirlerine göç
ederken, diğer taraftan da çok sayıda insan İstanbul’a
sığınıyordu. İstanbul’a göç edenler arasında, İstanbul
ve halkını en çok etkileyenler, Bolşevik İhtilali’nden
kaçan Rus göçmenleri oldu. Bunların toplam sayısı 200
bin civarındaydı.
Rus kadınlarının kılık kıyafetleri İstanbul
kadınlarınca benimsendi ve moda haline geldi. İlk kez bu
dönemde İstanbullular Ruslardan etkilenerek denize
girmeye başladılar. İstanbul’un gece hayatı da işgale
rağmen canlandı. Kafekonserler, tiyatro kumpanyanları ve
sinemalar bu dönemde yoğun ilgi çekiyordu. Barlar ve
pastaneler bu dönemde meyhane ve muhallebiciye
alternatif olarak kent hayatına girdi. Tüm bunlar ahlaki
bir çözülmeyi de beraberinde getirdi. Bu eğlence
yerlerinde çalışan Rus kadınları arasında fuhuş çok
yaygınlaştı.
Bu dönem için bir diğer önemli gelişme de işçi
hareketlerinde ve sosyalist faaliyetlerdeki canlanmadır.
Bu dönemde birçok sosyalist ve işçi kuruluşu ortaya
çıktı. Grevler ve diğer işçi eylemlerinde de büyük
artışlar oldu. İlk kez bu dönemde 1 Mayıs İstanbul’da
düzenli olarak kutlanmaya başlandı.
9 Ekim 1920’de Türk askerleri İzmir’e girdi. Bu olay
İstanbul’un kurtuluş sürecini başlattı. 11 Ekim’de
imzalanan Mudanya Mütarekesi ile İşgalcilerin aşamalı
olarak Trakya’yı boşaltması kabul edildi. Ankara’daki
TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatın ilgasına karar verdi.
Böylece İstanbul Ekim 1923’e kadar hukuki başkent olma
özelliğini sürdürmesine rağmen, fiili olarak başkent
olmaktan çıktı. 16 Kasım’da son Osmanlı Padişahı Sultan
Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı. 4 Kasım 1923’te ise
işgal kuvvetleri İstanbul’u tamamen terk etti. Böylece
Latin işgalinden sonraki Avrupalıların İstanbul’u ikinci
işgali de sona erdi.
Osmanlı Padişahları
Osman Gazi 1299-1326
Sultan Orhan Gazi 1326-1359
Sultan Murad Hüdavendigar 1359-1389
Sultan Yıldırım Bayezid 1389-1403
Sultan Çelebi Mehmed 1413-1421
Sultan Murad II 1421-1451
Fatih Sultan Mehmed 1451-1481
Sultan Bayezid II 1481-1512
Yavuz Sultan Selim 1512-1520
Kanuni Sultan Süleyman 1520-1566
Sultan Selim II 1566-1574
Sultan Murad III 1574-1595
Sultan Mehmed III 1595-1603
Sultan Ahmed I 1603-1617
Sultan Mustafa I 1617-1623
Sultan Osman II 1617-1622
Sultan Murad IV 1623-1640
Sultan İbrahim I 1640-1648
Sultan Mehmed IV 1648-1687
Sultan Süleyman II 1687-1691
Sultan Ahmed II 1691-1695
Sultan Mustafa II 1695-1703
Sultan Ahmed 1703-1730
Sultan Mahmud I 1730-1754
Sultan Osman III 1754-1757
Sultan Mustafa III 1757-1774
Sultan Abdülhamid 1774-1789
Sultan Selim III 1789-1807
Sultan Mustafa IV 1807-1808
Sultan Mahmud II 1808-1839
Sultan Abdülmecid 1839-1861
Sultan Abdülaziz 1861-1876
Sultan Murad V 1876-1876
Sultan Abdülhamid II 1876-1909
Sultan Mehmed Reşad 1909-1918
Sultan Mehmed Vahideddin 1918-1922
DERSAADET VE ÜÇ İSTANBUL
Dersaadet olarak da isimlendirilen İstanbul,
19.yüzyılın ortalarına kadar idari yapı ve yargısal
açıdan dört ayrı bölüme ayrılmıştı. Bunlardan ilki
İstanbul Kadılığı’nın yetki sahası olan ve İstanbul
Metropolünün kent merkezi kabul edilen Suriçi’dir.
Galata, Üsküdar ve Eyüp’ten oluşan Bilad-ı Selase ise bu
metropol alanın kazalarıdır. “ Üç Belde” anlamına gelen
Bilad-ı Selase ayrı kadılar tarafından yönetilmiştir.
Fakat bu ayrım sadece idari ve yargısal bir
bölümlemeyi değil, bunun yanı sıra sosyolojik ve
kültürel bir farklılığı da ifade etmektedir.
Dersaadet’in bu dört ayrı bölümü, aynı şehir
içerisindeki birbirinden farklı, fakat bir arada ahenkli
bir bütün oluşturan dört ayrı dünyayı teşkil etmiştir.
Bu dörtlü yapı aynı zamanda İstanbul’un sosyal ve
kültürel yapısını zenginleştiren ve canlı kılan
faktörlerin başında gelir.
SURİÇİ
İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda
Boğaz, güneyde Marmara ile sınırlanır. Tek kara
bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans döneminden kalma
surlar ile sur yıkıntıları tarafından çepeçevre
sarıldığından Suriçi diye anılır.
Suriçi, Bizans İmparatoru Konstantin’in inşa
ettirdiği ve Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği asıl
İstanbul’dur. Fetihten sonra devletin merkezi buraya
getirilmiş; böylece bir imparatorluk merkezi olarak
kurulan bu kent, 20.yy başlarına dek aynı şekilde
varlığını sürdürmüştür. Suriçi’nin belki de bu özelliği
nedeniyle, Osmanlı Padişahları Suriçi’nde oturdukça
devletin başarıları devam etmiştir.
Topkapı Sarayı incelendiğinde aslında klasik anlamda
bir saray değil, adeta bir “otağ” olduğu, her an
harekete hazır bir ordunun ordugahına benzediği görülür.
Öte yandan, devletin merkez bürokrasisinin oturduğu
Babıali de Suriçi’ndedir. Burası zaman zaman baskınların
ve karışıklıkların yaşandığı, önemli siyasi olayların
vuku bulduğu bir mekan olmuştur. 19.yy.dan başlayarak
basının da merkezi haline gelen Babıali birçok Osmanlı
aydını da yetiştirmiş, ünlü Meserret Pastanesi’nde nice
heyecanlı tartışmalar yaşanmıştır.
19.yy ortalarında Osmanlı Padişahları saraylarını
Suriçi’nden Boğaz kıyılarına taşımışlarsa da Babıali
Suriçi’nde kalmış ve burası bir siyasi merkez olmanın
ağırbaşlılığını her zaman üzerinde taşımıştır.
Osmanlı döneminde Müslüman olması nedeniyle yalnız
İran’ın konsolosluk açmasına izin verilen Suriçi’ne,
Batılı Hristiyanlar pek sokulamamış; Suriçi ahalisi hep
imparatorluğun yerli Müslüman ve Hristiyan unsurlarından
oluşmuştur. Balat’ın Yahudileri de buna dahil
edilmelidir şüphesiz.
Fethedildiği dönemde nüfusu 50 bine düşmüş ve eski
ihtişamını kaybetmiş bir yer olan Suriçi, Osmanlı’nın
gayretleri ile tekrar canlanmış ve 16.yy’da nüfusu 500
bini aşmıştır. Bunun yanı sıra; padişahlar, saray halkı
ve diğer kişiler Suriçi’ni birçok mimari şaheserlerle
süslemeye gayret etmişler; şehre İslami özelliğini veren
tipik camili siluetini oluşturmak için birbirleriyle
yarışmışlardır. Birçok cami, han, hamam, hayır ve eğitim
kurumları inşa edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en
eskisi Fatih Külliyesi’nde yer alan, eski adıyla Sahn-ı
Seman Medresesi’dir. Yine Süleymaniye Medresesi’nde yer
alan Meşihat de Suriçi’nin dini bir merkez olma
özelliğini tamamlar.
Gözümüzü Suriçi’ni süsleyen taş ve mermerden yapılma
anıt eserlerden biraz da halkın oturduğu mahallelere
çevirelim. Dar ama huzur dolu küçük sokakların iki
tarafında yer alan cumbalı ahşap evler Suriçi’nin tipik
mahalle görüntüleridir. Şair Mehmet Akif’in tabiriyle
“Ayakta durmaya el birliğiyle gayret eden, lisan-i hal
ile amma rukuya niyet eden” bu ahşap evlerden oluşan
mahalleler, yüzyıllarca hep ciddi bir tehlikeyi de
yaşayagelmişlerdir. Yangın Suriçi’nin sık sık
karşılaştığı bir felakettir.
Çıkan yangınlar hızla ve kolaylıkla yayıldıklarından,
koca mahalleler alevlerle bir anda ortadan silinirdi.
Yangınlar genellikle bir çok yanıcı maddenin de
iskelelerine indirildiği Cibali’den başlar, rüzgarın
durumuna göre Unkapanı, Fatih, Aksaray yönünde, ya da
Kapalıçarşı’yı da yakarak Sultanahmet yönünde ilerlerdi.
Yangınlara karşı uzun süre tek önlem vardı:
Tulumbacılar… Su fışkırttıkları tulumbalarını
sırtlarında taşıyarak koşar adım yangın yerine gelen
tulumbacılar, Suriçi’nde ilginç bir yangın folkloru
oluşturmuştur. Tulumbacı gençlerin söylediği maniler,
tulumbacılara aşık olan mahalleli genç kızların
hikayeleri bu folklorun parçalarıdır.
Suriçi’nin başka bir folklorik öğesi ise de
kabadayılarıdır. Özellikle Osmanlı’nın duraklama
döneminde şehirdeki asayiş çeşitli nedenlerle bozulunca
mahallelerde türeyen kabadayılar aslında basit bir
serseri takımı değildi. Görevleri mahallenin namusunu
korumaktı. Bu kabadayı sürülerini zaman zaman meşihattan
gelen ulemanın yönettiği ve aralarına karışıp mahalle
kavgalarına karıştıkları da görülmüştür.
Suriçi canlı bir ticari merkezdir de… Ticaretin
merkezi Suriçi’nin çeşitli merkezlerine dağılmış han ve
çarşılardı ki, bunların en ünlüsü Kapalıçarşı’dır.
Beyazıt ile Nuruosmaniye arasında uzanan bu binalar
kompleksi Osmanlı’nın parlak zamanlarında onunla beraber
yükselmiş; çöküş zamanı ise üstünlüğü Galata’ya
kaptırmıştır. Parlak dönemlerinde Kapalıçarşı’da ticaret
yapan zengin Müslüman tüccara “Bazargan” denirdi. Bu
ünvanı almak zordu. Bunun için bir tacirin deniz aşırı
ticaret yapması, hem borçlarını vaktinde ödeyerek
güvenilirliğini ispatlaması, hem de servetinden bir
kısmını hayır işlerine ayırması gerekirdi.
Evet… Anıt eserleri, sarayı, Babıalisi, dar
sokaklarla bezeli mahalleleri, Kapalıçarşısı ve diğer
özellikleriyle Suriçi, Osmanlı’ydı. Osmanlı’yla büyüdü,
önem kazandı. Osmanlı çökmeye yüz tutunca, oda önemini
kaybetti. Bugün daha çok tarihi ve turistik bir mekan
olarak geçmişe şahitlik ediyor.
GALATA
Haliç’in kuzey sahilindedir.19. yüzyıla gelinceye
kadar Galata Cenevizlilerin yaptırmış olduğu surlar
içerisinde kaldı. Bu surlar Haliç’in kenarında bugünkü
Azapkapı’da başlıyordu. Galata Kulesi surların en
kuzeydeki gözetleme kulesiydi ve surlar buradan
Tophane’ye kadar iniyordu. Bizans döneminde adı “Sykai”
(incirlik) idi. Rumca’da “Karşıdaki İncirlik” anlamında
“Peran en Sykais” de denirdi. Levantenlerin kullandığı
“Pera” adı buradan gelir. “Galata” ise Rumca “galaktos”
(süt) ya da İtalyanca “calata” (merdivenli yol) gibi
kökenlere dayandırılır.
Galata bir Osmanlı şehri olan İstanbul’un Avrupai
kısmıdır. Zaten kuruluşundan bu yana da hep Avrupalıdır.
Doğulu ve Ortodoks bir imparatorluk olan Bizans’ın
başkenti Kostantinapol’ün hemen yanı başında Batılı
Latin ve Katolik bir koloni olarak kuruldu. Dönem dönem
Venedik ve Cenevizliler arasında el değiştirdi ama hep
Latin ve Katolik kaldı. İstanbul’un fethinden sonra da
durum pek değişmedi. Gerçi Fatih Sultan Mehmet Galata’ya
Rum ve Yahudileri yerleştirerek Latin olmaktan
çıkarmıştır. Ama hala İslam başkentinin yanı başındaki
gayrimüslim bir öğedir.
Bu nedenle Galata’nın “karşıdaki” (peran) olması
sadece Haliç’in diğer tarafında olmasını ifade etmez.
Aynı zamanda kültürel bir diğer tarafta olmayı da ifade
eder. Sadece bununla da kalmaz, Galata zaman zaman
İstanbul’un düşmanlarının tarafında olmuştur. Evet,
Galata ihanet de eder. İlk olarak 1204 yılında
Latinlerin İstanbul’u işgali sırasında ihanet etmiştir.
Bu işgalde Galata Latinlere yardım ve yataklık yapmış,
netice de İstanbul barbarca yağmalanıp talan olmuştur.
Bu olay Bizans’ın çöküşünü hazırlamıştır. Osmanlı’ya da
sadık kalmaz Galata. Osmanlı’nın çöküşünde önemli rolü
bulunan kapitülasyonların yürütülmesinde Galata önemli
bir merkezdir. 19. yy’dan itibaren Galatalı bankerler
aracılığıyla Osmanlı büyük bir borç yükü altına
sürüklenecek ve ekonomik olarak yağmalanacaktır. Yine
Galatalı Rum bankerler Osmanlı’ya isyan eden
Yunanistan’ı parasal olarak destekleyeceklerdir.
Galata kuruluşundan itibaren hep çok canlı bir
ticaret merkezidir. Müslüman ahalinin de rağbet ettiği
meyhaneleriyle de gece hayatına merkezlik etmiştir. Ama
Galata en parlak günlerini 19.yüzyılın ikinci yarısından
itibaren yaşayacaktır. Kapitülasyonlara ilaveten 1839
Tanzimat Fermanı ile yeni ayrıcalıklar kazanan
yabancılar ve azınlıklar gittikçe güçlenecek,
dolayısıyla Galata’da hızla zenginleşecek ve
büyüyecektir. 1860’lara gelindiğinde artık Ceneviz
surları Galata’ya dar gelecektir. Bu nedenle bu tarihte
surlar yıkılacak ve 15.yüzyıldan beri iskan olan bugün
Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu yere kadar uzayan
günümüzün İstklal Caddesi veya o dönemde Levantenlerin
Grand Rue De Perası görülmemiş bir ihtişama
kavuşacaktır. Burada önceleri yabancı ülkelerin elçilik
binaları ve kiliseleri vardır. Arkasında büyük
malikaneler, lüks apartmanlar, alışveriş merkezleri,
eğlence yerleri ve sanat merkezleri ile bu cadde dolmuş,
kısa zamanda caddenin etrafında da yerleşim başlamıştır.
Levantenlerin Pera olarak isimlendirdikleri Galata’nın
bu genişlemiş halini halk Beyoğlu olarak anacaktır. Bu
yeni semtin kısa sürede altyapı sorunları çözülecektir.
Caddeler taş döşemelerle kaplanacak kanalizasyon
yapılacak, elektrik, su ve havagazı şebekeleri
döşenecek, ulaşım için atlı tramvaylar konulacaktır.
Fakat en önemlisi dünyanın en eski üçüncü metrosu da bu
dönemde Galata’da açılacaktır.
Galata bir yandan bankerleri ve borsası ile bir
finans merkezidir. Diğer yandan Galata Limanı Avrupa’nın
en işlek limanlarından biridir ve uluslararası ticaret
çok canlıdır. Grand Rue De Pera veya Cadde-i Kebir
Kapalıçarşı’nın yanı sıra ikinci bir alışveriş merkezi
haline gelmiş, sadece Levantenler değil batılılaşma
heveslisi kesimlerde burada satılan Avrupa’dan ithal
mallara aşırı rağbet göstermiştir. Beyoğlu cafeleri,
tiyatroları, barları, operaları, kantocuları, Avrupa
mutfaklı lokantaları ve pastaneleri ile bir eğlence
merkezidir. Galata, Tanzimat döneminden itibaren Pera
tarzı yaşamayı devlet politikası haline getirmiş bulunan
Osmanlı’nın batıcı siyasi elitleri için de büyük bir
mekteptir. Çünkü Osmanlı insanı Beyoğlu’nun Avrupalı
mekanlarından ve Levantenlerinden batılı gibi yemeyi,
içmeyi, giymeyi, eğlenmeyi, konuşmayı ve kısaca batılı
olmayı öğreniyordu.
Galata Avrupa’nın hiçbir kentinde rastlanmayacak
kadar kozmopolitti. Başta Fransızca olmak üzere bütün
Avrupa dilleri konuşuluyordu. İtalyanların, Almanların,
Fransızların, İngilizlerin, Ermenilerin, Rumların,
Yahudilerin, Macarların ve Rusların kendi cemaatleri
vardı. Sadece mezheplere göre değil, etnik yapıya göre
de her grup kendi ibadethanesine sahipti. Bu nedenle çok
sayıda birbirinden farklı gruplara ait kiliseler ve
sinagoglar yanyana bulunmaktaydı.
Şüphesiz Galata’da Müslüman unsurlar da yok değildi.
Galata Mevlevihanesi, Arap Cami ve etrafında iskan
edilen Endülüs Arapları, Asmalı Mescit, Ağa Cami ve
Sahabe Kabirleri ilk anda akla gelenler. Ama bunlar
Galata’nın “Gavur” kalmasına engel olmaya kafi
gelemediler. Galata aynı zamanda çok sayıda yabancı
eğitim kurumunun faaliyet gösterdiği bir yerdir. Fransa,
İngiltere, İtalya, Almanya ve Avusturya Galata’da
liseler açmıştır. Buralara Levantenlerin ve azınlıkların
çocuklarının yanı sıra zengin veya soylu Müslüman
ailelerde çocuklarının göndermiştir. Osmanlı’nın ve
Türkiye’nin Batıcı aydınlarının bir çoğu bu okullarda
yetişecektir.
Dedik ya hep farklıdır Galata. İstanbul’un diğer
kısımlarıyla aynı kaderi bile paylaşmaz. Balkan
Savaşı’nın başlamasından itibaren İstanbul hem sefaletin
hem de siyasi çalkantıların içine yuvarlanırken, Galata
tarihinin en parlak dönemlerini yaşayacaktır. Bir yandan
Birinci Dünya Savaşı’nın savaş zenginliği buraya
akarken, diğer taraftan Rusya’dan Ekim Devrimi’nden
kaçan Beyaz Rusların gelmesiyle Beyoğlu daha da
canlanır. Eğlence hayatı gittikçe daha çok hareketlenir.
İstanbul işgal altındayken, burası işgal kuvvetlerini
ağırlayan ve eğlendiren bir mekan olur. Ama savaş
sonrasında yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken
Levantenlerin ışıltılı Perası da yavaş yavaş çöker.
ÜSKÜDAR
Anadolu yakasında Boğaz’ın girişindedir. Tarihi
Üsküdar, Salacak ve Paşalimanı arasında yer alırken;
İstanbul’un diğer bütün semtleri gibi günden güne
büyümüştür. Günümüzde doğuda Ümraniye, güneyde Kadıköy
ve kuzeyde Beykoz ilçeleriyle komşudur.
Üsküdar, Osmanlı döneminde Galata ve Eyüp dışında
İstanbul’a bağlı üçüncü kadılıktır. Sadece coğrafi
değil, kültürel farklılığı da ifade eden bu bölümleme
içerisinde Üsküdar, Anadoluluğu ve Anadolu Türk-İslam
geleneğini temsil eder. Üsküdar her şeyden önce coğrafi
olarak Anadolu’dur. Anadolu topraklarının Boğaz’ın
suları tarafından çizilen sınırı üzerinde yer alır.
Demografik olarak da Anadolu’dur. 1352 ‘de Orhan Gazi
tarafından fethedildikten sonra Anadolu’dan gelen,
Müslüman halk Üsküdar’a yerleşmeye başlamıştır. Fatih
Sultan Mehmed döneminde ise Anadolu’dan göç
hızlandırılmıştır. 17. yüzyılda yaşamış ünlü seyyah
Evliya Çelebi, Üsküdar’da 70 Müslüman mahallesi olduğunu
ve bunların az bir kısmı hariç önemli bir bölümünün
Anadolu’dan göç ettiğini, ayrıca 11 Rum ve Ermeni, 1’de
Yahudi mahallesi olduğunu ve bölgede hiç Frenk
yaşamadığını nakleder. Bu demografik yapı Üsküdar’ı
kozmopolitlikten uzaklaştırmış ve hem etnik, hem de
kültürel olarak oldukça homojenleştirmiştir.
Bunların dışında Üsküdar İstanbul’un Anadolu ile en
küçük bağlantısı olan kısmıdır. 19. yüzyılın sonunda
demiryolu yapılıncaya kadar, Anadolu ile yapılan
ticaretin merkezi Üsküdar’dır.
Üsküdar aynı zamanda İran ve Ermenistan ile yapılan
ticaretin de başlangıç noktasıdır. Ticaret kervanlarıyla
Ermeni ve İranlı tüccarlar Üsküdar’da buluşurlardı.
Dolayısıyla özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda, Üsküdar
tam bir ticaret kentidir.
Fakat buna rağmen Üsküdar, her zaman mütevazi ve
sakindir. Gösteriş ve debdebeden hep uzak kalmıştır.
Evleri, sokakları sade, fakat zarif ve bakımlıdır.
İstanbul’daki en eski ve en büyük Müslüman mezarlığı
olan Karacaahmet Mezarlığı Üsküdarlıya hem her şeyin
faniliğini anlatır, hem de hayatın güzelliğini. O yüzden
Karacaahmet hüzün dolu bir mekan olmaktan çok bir park
alanı gibidir. Zarif servi ağaçlarıyla kaplı ve insanda
huzur hissi uyandıran büyük bir park.
Üsküdar sadece hayata veda edenlerin uğurlandığı bir
ayrılık mekanı değildir. Her yıl Hac’ca giden hacı
adayları ve padişahın Mekke ve Medine Şeriflerine
gönderdiği hediyeleri götüren Surre Alayı da Üsküdar’dan
uğurlanırdı. O yüzden alışkındır ayrılıklara… Cenazeleri
de hacı adaylarını da törenle uğurlar.
İstanbul’un Osmanlılar tarafından ilk fethedilen
kısmıdır Üsküdar. Hem büyük fethin ilk aşamasıdır bu,
hem de habercisi… Bir asır ve bir yıl boyunca ayrı kalır
Üsküdar, karşı kıyıdaki parçasından. Ama nihayet 1453’te
sevinçle izler fethi, yeniden kavuşmayı…
Artık Marmara’nın serin suları ayrılığın sebebi
değil, ulaşmanın vasıtasıdır. Bu sulardan Üsküdar’a
gittiğinizde sizi ilk olarak Kız Kulesi karşılar.
Üsküdar’ın sembollerinden ve güzelliklerinden biridir bu
zarif kule. Kıyıya vardığınızda ise bir başka zarif yapı
size “hoş geldiniz” der. Mimar Sinan’ın usta ellerinden
Mihrimah Sultan Cami’dir bu. Üzerinde durduğunuz meydana
güzellik veren bir diğer unsur olan Sultan III. Ahmet
Çeşmesi de hemen dikkatinizi çekecektir. Üsküdar’ın
güzellikleri daha kıyıya varmadan yakalar insanı, kıyıya
vardıktan sonra ise çepeçevre kuşatır.
İstanbul’un diğer her yeri gibi Üsküdar da günümüzde
çok değişti. Özellikle 18. yy.’dan sonra kıyıda yapılan
sahil saraylardan günümüze bir şey kalmadı. Yeşillikler
içindeki tepeleri betonlaştı. İki katlı, cumbalı evlerin
olduğu sokaklardan ise çok azı halen yaşayabiliyor. Ama
her şeye rağmen Üsküdar, o sakin Anadolulu havasını
muhafaza edebildi.
EYÜP
İstanbul’un fethi ile birlikte kurulan ilk Osmanlı
-Türk yerleşim alanıdır. Haliç’in güney kıyısında,
surların dışında yer alır. İsmini kabri bu semtte
bulunan ve bir sahabe olan Hz. Eba Eyyub El- Ensari’den
alır.
Eyüp semtinin gelişimi; fetihten hemen sonra İslam
Ordularının 7.yy.’da İstanbul’u kuşatması sırasında
şehid düşen Eyyup El-Ensari Hazretleri’nin mezarının
Akşemseddin Hazretleri’nin gördüğü bir rüya ile bulunup,
üzerine bir türbe ve yanına bir caminin yapılması ile
başlar. Kanuni döneminde ise Eyüp büyük gelişme
gösterir. Bu yıllarda semt camiler, mescidler,
medreseler, sıbyan mektepleri, çeşme, sebil, hamam,
imaret ve türbelerle donatılırken, sahilleri ise yalılar
ve köşkler süslemiştir.
Eyüp El-Ensari’nin türbesi ya da yaygın tabiriyle
Eyüp Sultan Türbesi, Eyüp semtinin toplumsal hayatında
merkezi bir yer tutar. Bu türbelerle ilgili geleneklerin
birçoğu bugünde sürmektedir.
Osmanlı zamanında en dikkat çekici gelenek
padişahların cülus (tahta geçme) merasimlerinden sonra
Eyüp Sultan’da kılıç kuşanmalarıdır. Bu merasim, okunan
dualar ve kılınan namazlarla dini-manevi bir özellik
taşımakta ve yeni padişaha makamının anlamını
hatırlatmaktaydı. Ancak bu gelenek belki fetihten de
eskidir. Zira Bizans döneminde burada bulunan Leon
Makelos manastırının başpapazı, harbe giden imparator,
kumandan ve asilzadelere kılıç kuşatmak ve onları takdis
etmek gibi bir hakka ve makama sahipti.
Eyüp Sultan Türbesi’nin Eyüp’ün yerleşim dokusuna
kazandırdığı bir başka özellik, bu türbede yatan kişiyi
Evliyaullah (Allah Dostu) ve Sahabe bilen Osmanlı’nın
ona yakın olmak için Eyüp’te defnedilmek istemesidir.
Gerek Osmanlı döneminde, gerekse de Cumhuriyet
yıllarında halktan kişilerin yanı sıra, birçok şöhretli
isim de son istirahatgah olarak Eyüp’ü seçmişlerdir.
Bunun sonucunda semte mistik havasını veren büyük
mezarlıklar kurulmuştur. Hem bu mezarlara ait mezar
taşlarının sanatsal değerleri, hem de çağlara tanıklık
eden üzerlerindeki kitabeleri nedeniyle, Eyüp’teki
mezarlıklar bir açık hava müzesi gibidir ve yüzlerce
yıllık bir tarih kesitini hüznün diliyle anlatır
bizlere. Bu mezarlıklardaki servi ağaçları ise adeta
ölümle yaşamın içiçeliğini vurgular.
Eski Eyüp bunların yanı sıra bayramlar ve kandillerde
dolup taşan Eyüp Sultan Türbesi, yeni evlenenlerin ve
sünnetlik çocukların buraya ziyarete getirilmesi,
Haliç’in bol çeşitli ve lezzetli balıklarını satan
balıkçıları, serin ve tatlı suları, Haliç’e bakan
tepeler üzerindeki güzel manzaralı mesire yerleri,
çiçekçiliği, İstanbul’un süt ve kaymak ihtiyacını
karşılayan mandıraları, kıyı kahvehaneleri ve oyuncakçı
dükkanları ile de ünlüydü. Düdüklü testiler,
fırıldaklar, tahtadan arabalar ve eşyalar, oyuncak tef,
davul, düdük ve özellikle “kaynana zırıltısı” ile Eyüp
oyuncakçıları, çocukları çok sevdiğine inanılan Eyüp
Sultan Hazretleri’nin manevi rehberliğinde faaliyet
gösterirlerdi. 19.yy. sonunda bu bölgenin sanayileşmeye
açılması ve 1960’lardan sonraki hızlı gecekondulaşma ile
bu geleneksel dokunun tamamına yakını ortadan
kalkmıştır.
|