Ahmet Tulgar’la Röportaj Üzerine Röportaj...-1

Ödüllü gazeteci Ahmet Tulgar, ilkeli röpotajları ile okuyucularını kendisine bağlıyor. Ahmet Tulgar, magazin gazeteciliğini ve röportajlarını anlattı.

Paylaş:

Yorumlar:

istanbul.net.tr Ocak 15, 2014

Ahmet Tulgar’ ın geçtiğimiz ay aldığı son ödülü, Türkiye Magazin Gazetecileri Derneği tarafından kendisine layık görüldü. Güneş gazetesinde başlayan gazetecilik yaşamı, edebiyattan sanata, spordan politikaya gündemimizin en popüler ismine ulaşıp magazin dünyamızın dev aynaları karşısında, sorarak, sorgulayarak, sıcağı sıcağına söyleşilerle devam ediyor.
Ahmet Tulgar`ın bu açık kart usulü davetini kabul etmekse, gerçekten iyi düşünmeyi ve hazırlıklı olmayı gerektiriyor. Zira Güneş gazetesinden Sabah`a ve son beş yıldır ise Milliyet gazetesinde bu işini sürdüren Tulgar, şimdiye kadar bu satranç tahtası üzerinde hiç kimseyi mat etmeye değil ama yaptığı işe büyük bir hassasiyet göstererek magazin gündemimize her hafta yeni ve taze kan pompalamaya çalışıyor. Röportaj teklifimi içtenlikle kabul ediyor Ahmet Tulgar. Onunla söyleşirken röportaj yapmanın “R”sini daha iyi kavrayabilme şansı elde ediyorum. Aslında bunu sadece kendi adıma söylemenin belki de bencilce bir davranış olacağını düşünüyorum, zira bu işe gönül vermiş bir çok röportör içinde iyi bir gazetecilik örneği sergiliyor Ahmet Tulgar.
Röportajlarınızı ilgiyle izliyorum Ahmet bey, neler söyleyebilirsiniz bu konuda?...
Röportaja ilişkin ilkelerim var. Amaç kişinin takındığı maskeyi çıkarmak. Sahiden merak edilenleri sormak. Sıkıştırmak demeyeyim ama kişinin, kendisini çıplak bir biçimde ifade edebilmesine yardımcı olmak, onu cesaretlendirmek yada belki biraz provoke etmek ve daha önce belki onunda sizinde görmediğiniz noktaları keşfetmek. Siz kendinizi ne kadar katabilirseniz röportaja karşınızdaki kişinin de kendini o denli çok ortaya koyacağını unutmamalısınız.
Nedir zor olan yönleri size göre bu işin?
Zor yönü, sürekli yeni insanlarla tanışmak; randevuyu alıyorsunuz ama, buluşma günü belki kötü bir gün olabiliyor onun için yada sizin için. Ve insanları seçmek, karar vermek... Hafta başında isimleri seçerken iyi düşünmek gerekiyor, kimle konuşacaksınız ve neden o? Tabii müthiş bir biçimde bir rekabet de söz konusu, tüm gazeteler aynı insana yönelmiş olabiliyor aynı hafta içinde. Tam karar veriyorsunuz, iki gün sonra öyle bir gelişme oluyor ki, konuşulması gereken kişi değişmiş oluyor ve bu durum içinde size kalan süre bazen iki saat olabiliyor. Yeniden hazırlanacaksınız ve elinizden geldiğince o kişiye konsantre olacak, ciddi bir biçimde onunla empati kuracaksınız. Sonra kasetin çözülmesi, bazen o kadar güzel röportajlar oluyor ki, neresini çıkaracağım bunun, sayfaya sığdırabilmek için diye düşünüyorsunuz. Güzel tarafı ise ki, bence gazeteciliğin en zor dalının röportaj olduğunu düşünüyorum; normalde bir yazıda yapamayacağın şeyleri yapabiliyorsun, sonuçta bir insanla birliktesin, hayati bir şey konuşuyorsun. Sorumluluğu çok fazla fakat iyi yapıldığı zaman verdiği keyif daha da fazla. Bunun dışında bir çok insanla tanışıyorsunuz ve her insan çok eğitici. Kimi zaman bir manken, edebiyatçı, politikacı, sporcu; hele ki onunla empati kurarsan, hissedebilirsen onun sevinçlerini ve dertlerini çok iyi dostluklar oluşabiliyor. Çok okunuyor ayrıca röportajlar ve herkesin röportajlara ilişkin söyleyebilecek sözü oluyor. Siz gazeteci olarak her defasında kendinizi yeniden denemiş oluyorsunuz. Bu açıdan çok zevkli.
En çok etkilendiğiniz röportajınız hangisiydi?
Böyle bir soruyu iki yıl önce falan sorduklarında cevaplayabiliyordum fakat şimdi bunu cevaplayabilmek benim için daha zor, bir de ben kendimi okurlarıma karşı çok sorumlu hissettiğim için röportajlarımı çok önemseyerek yapıyorum ve hepsini çok seviyorum ama şu söylenebilir; çok ses getirenler oluyor. Okurun, üzerine çok fazla şey söylemek istediği röportajlar; mesela benim için duygusal açıdan da önemli bir röportajdı esasen, bu ödül aldığım, yılın röportajı seçilen ve mesela Müşerref Akay röportajı, onunla ilgili bu gün bile olumlu mailler alıyorum hala.
Daha önce ödül aldınız mı?
Haber ödülleri aldım ama röportaj ödülü olarak bu ilk.
Bu ödül sizin için neden önemli ?
Tamam, “Magazin Gazetecileri Derneği”; maalesef bazı arkadaşlarımız -tabii ki bunda magazincilerinde hataları olabiliyor- magazin haberciliğini çok fazla ciddiye almıyorlar ama iyi yapıldığında bence magazin ve magazinel olaylar topluma ilişkin çok fazla şey söyleyen olaylar. İyi yapıldığında magazin gazeteciliğinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu manada Magazin Gazetecileri Derneği ciddiye aldığım bir dernek. Hele ki bu yıl, seçimlerinde farklı yöntemler uyguladılar; sivil toplum örgütlerinin, çeşitli meslek kuruluşlarının, sinemadan, müzikten, başkan ve temsilciler yer aldı jüride ve şimdiye kadar, M.G.D‘nin verdiği ödüller daha çok, insanların özel yaşamlarına ilişkin ya da işte “Paparazzi” olayları filan, işte “bilmem kimi yakaladık bikiniyle” türünden haber ve röportajlara ödül verilirdi. Bu ödül aldığım röportaj ise, çok sert bir röportajdı yani 12 Eylül dönemi, işkenceler, işte asrın darbı ve bir çok konu gündeme geliyordu. Fotoğrafı dahi çok provokatif bir röportajdı. Bundan birkaç yıl önce Ahmet Kaya’nın itilip kakıldığı, linç edilmek istendiği bir gecede, birkaç yıl sonra bu tarz radikal, sert, politik ve provokatif bir röportajın ödül alması açıkçası bana önemli geliyor. Magazin gazeteciliği açısından önemli geliyor çünkü ben magazinin bu tarz yapılmasından yanayım zira magazin daha çok gündelik hayata ilişkin bir şey. Mesela Politikacı kendini daha fazla kasıyor, sınırlıyor röportaj sırasında ama bu magazinel kişiler dediklerimiz daha fazla kendileri olabiliyorlar ve o anlamda çok daha fazla şeyler söyleyebiliyorlar bu topluma ilişkin. Ben ideolojilerin daha çok buralarda gizli olduğunu, gündelik hayatın buralarına sızdığını düşünüyorum. Bu anlamda popüler kültürün topluma çok fazla şey söylediğini düşünüyorum ve buna bağlı olarak, bu türden popüler kültür dünyasına ilişkin röportajların, araştırmaların önemli olduğunu düşünüyor ve önemsiyorum. Röportajımın adı “Şarkımla İşkence Yapıldı” idi. Daha çok 12 Eylül, ölüm oruçları ve bunlara ilişkindi. Bir şarkının, müziğin baskı rejimlerinde, toplumu yönlendirme ve propaganda açısından nasıl kullanılabileceğini içeriyordu. Yani o anlamda Nazi’ler tarafından “Lilie Marlen” şarkısının kullanılışıyla, Müşerref Akay’ın “Türkiyem” şarkısının 12 Eylül`de kullanılışının birbirine koşut benzerliklerini içeren olaylar olduğunu düşünüyorum.

Röportajın devamı için tıklayın

Ahmet Tulgar’la Röportaj Üzerine Röportaj...-1

istanbul.net.tr

Kare Kod (QR) Uygulaması

Sitemizde yer alan Mekan sahipleri ,etkinlik düzenleyenler, Kare (QR) kodunuzu oluşturun, bilgilerinizi mobil kullanıcılarla kolayca paylaşın. Oluşturduğunuz kare (QR) kodu yazıcınızdan basarak hemen kullanabilirsiniz.

Herhangi bir yorum yapılmadı ilk yorumlayan siz olun...
Yorumlar yaparak sesini duyur..!

SAYFAYI PAYLAŞIN

Facebook Twitter Google Pinterest Mesaj Email
KAPAT

HAKKIMIZDA

Hakkımızda iletisim Yasal Uyarı Reklam Android Apple
KAPAT