Handan Öztürk ile Söyleştik...-II

Handan Öztürk yazar kimliğinden sonra şimdi de belgeselci kimliği ile karşınızda. Öztürk ile sinemacı kimliği üzerine...

Paylaş:

Yorumlar:

istanbul.net.tr Ocak 15, 2014

Belgesel dünyada ne durumda ?

Dünyada bence çok önemli belgeseller yapılıyor, Amerika’da öyle, Avrupa’da öyle. Oralarda belgesele çok iyi kaynaklar aktarılıyor ve belgesel izleniyor. Gerçekten İsviçre’ye gittiğinizde, Almanya’ya gittiğinizde televizyonlarının çoğu zaman bizden renksiz olduğunu görüyorsun, ciddi kanallar izlediğinde. Durmadan insanı ilerleten şeyler konuşuluyor. Bizim gibi eğlence tam gaz gitmiyor. Biraz suyu çıkartılmış bir şey bu. Orada izleyici de o düzeyde, o bilinçte olduğu zaman çok kolay buluşuyor. Devletin ve başka sponsorluk birimlerinin çok ciddi ilgisi var belgesele. Bizle kıyaslanmayacak yerdeler onlar belgeselde. Çok ciddi bütçelerle çekiyorlar, çok ciddiye alıyorlar. Bir de şu var tabi, sen kendi doğana sahip çıkabiliyor musun? Gerçekten dört mevsimin yaşandığı, bin bir çeşit bitki, börtü böceğin yaşadığı ve tarih açısından dünyanın en zengin ülkesinde yaşıyorsun, bunlardan hangilerine bilinçli yaklaşıyorsun ki, bunların bilgisine bilinçli yaklaşabilesin. Doğayı koruyabiliyor musun? Hayır. O zaman doğa belgeseline ne kadar duyarlı olabilirsin. Tarihi koruyabiliyor musun? Hayır. O zaman tarih belgeseline nasıl ilgi bekleyebilirim ki ben. Bu hayatın öbür alanlarına ilgi kurmakla da ilgili. Tahripkar yaklaşıp, sonra belgeseli sevemezsin zaten. Belgeselin adamı da olamazsın zaten. İkisi çok birlikte bir şey. Bir duyarlılık zinciri var. O olacak ki o da olsun. Doğayı katleden adama doğa belgeselini nasıl izlettirebilirsin ki ? Bu yüzden belgesel kesinlikle hak ettiği yerde değil ve bu da Türkiye’nin ayıplarından biri.

Bir belgesel yönetmeni ve yazar olarak Türkiye’de yaşamanın avantajları ve dezavantajları nedir ?

Tabi çok zenginleşiyorsun. Ama ben artık kırkımın üstündeyim. Bu zenginlik bir bakıma yoruyor da. Mesela yurt dışında, yabancı arkadaşlarımla konuştuğumuzda hala lisedeki arkadaşıyla tatile gidebiliyor. Ama biz öyle değil. o kadar hızlı, o kadar koşarak gidiyoruz ki. Kaç tane iç savaş yaşadık, kaç tane savaş yaşadık. Normal bir Avrupalı gencin hayatına sığabilecek malzemenin belki 100 katı fazla şey gördük, yaşadık. Bu anlamda çok besleniyorsun. Ama bir yandan da obez hale dönüşüyorsun, o da sakat bir şey oluyor ve bu da senin derinleşmeni de engelliyor. Durmadan yutuyorsun, yutuyorsun, yutuyorsun. Ama ben biraz daha rafine kalmaya ve Türkiye’nin zenginliğinden, birikiminden, renklerinden beslenmeye çalışıyorum. O anlamda avantajlı sayıyorum kendimi. Avrupa’da olsa bu kadar çok konu bolluğu içinde olamazdım herhalde. Orada daha çok sosyal yapı ve göçmen kültürü üzerine giderdim ya da kapitalizmin hastalıklarının beslediği bir takım çarpıklıklar üzerine gidebilirdim. Ama bizim konularımızın çok daha masalsı tadı var. Ben belgeselin o masalsı tadını da çok seviyorum. Orada gerçeğin iğdiş edilmiş halinin üzerine gidebilirsin belgeselde. Bizde ise, gerçeğin tarih içerisinde çok zarif bir biçimde işlenmesinin hikayesinin içerisinde bir transa geçebilirsin. İnce ruh hali içerisinde yer alıyorsun, bu da hoş bir şey.

Belgeselde siyaset ve politikalar nasıl bir rol oynar ? Bir belgeselin %100 tarafsız olması beklenebilir mi, gerekir mi ?

Bu, son dönemde kendime de çok sorduğum bir soru. Belgesel, belge-bilgi oralardan gelen bir şey. Bilgi izafi bir şey. Ben çoğu zaman inanılmaz bir vicdan azabı ile yaparım belgeselimi. Sıkı bir şekilde malzemem neyse içine, toplarım hepsini, bakarım ve onu bir süzme süreci yaşarım. Orada kendimi hak etmediğim bir noktada hissederim. Yani bunun hesaplaşması beni çok rahatsız da eder zaman zaman. O bilgiyi, benim kafam, benim algılamam, benim düzeyim biçimlendirecektir ve insanlara diyecektir ki, bak bu konunun belgeseli budur. Ben baştan onları şartlandırıyorum, diyorum ki belgesel formatını seçerek, ben size bu malzemenin bilgisini sunuyorum. Halbuki öyle değil. Ben objektif olarak sunmuyorum. O malzemenin bilgisi bana geliyor, bende bir yansıma yapıyor, kırılmalar yapıyor benim kendi değerime ve hacmime göre, ondan sonra ona gidiyor. Bilgiyle hedef arasında ben kırılma noktası olarak orada ben olduğum için, hiçbir zaman belgeseller %100 objektif değildir. O insanın düşünce yapısıyla ilgilidir. Bu namus bir yerde. Ben bozulmayı tarif ederken yine de namuslu bir yerdeki bozulmayı tarif ettim. Bu yönetmenin, senaryonun doğal olarak bilgide, belgede yarattığı bozulmadır. Ama bir de işin içine sponsor girerse, o zaman ahlaksız bir bozulmadan söz edebiliriz. O zaman zaten sponsor ya da yapımcısı, ben bu belgeseli şunun için istiyorum, şu öğeleri öne geçirelim diyebilir. O zaman o bozulma doğasından ötürü değil, ahlaksızlığından ötürü çok direkt bir biçimde belgesele yansıyor ve belgesel çok ciddi biçimde katledilebiliyor. Siyaset de sponsoruna bağlı olarak etkileyebiliyor. Bağımsız belgeselde yönetmenin bakış açısı etkiler. Çünkü o da bir seçim yapıyor, bir kurgu yapıyor, öne çıkarıyor, geriye itiyor ve bunlar da o dili oluşturan şeyler. Ama eğer ideolojik amaçla yapılmıyorsa, bu biraz namuslu gelebilir. Ama ideolojik amaçla yapılıyorsa ve sponsorun baskısından ötürü böyle bir şey varsa, o zaman çok direkt olarak etkileyebilir. Ben henüz o kadar ahlaksızlaşmadım. Ben ancak kendi değerlerim, kendi algılamam, kendi bedenim ve bilincimin kapasitesini beni ahlaksızlaştırdığı kadar bilgiyle ilişkimde ahlaksızlaştım. Ama hiçbir zaman sponsorumun ya da bana belgeseli öneren kurumun düşüncelerini işime katmadım ve o kadar ahlaksızlaşmadığım için kendimle gurur duyuyorum.

Yazarlık mı, yönetmenlik mi hayatınızdaki öncelik hangisinde ? Hangisi daha ağır basıyor ?

Ben hem yazar olmak istiyorum, hem yönetmen olmak istiyorum. Hem Nobel almak istiyorum, hem Oscar almak istiyorum, Cannes da olursa fena olmaz.

Yeni bir kitap mı, yeni bir belgesel mi, şimdi bizleri neler bekliyor ?

Tabi ki hepsi. Yeni kitabımı geçen ay teslim ettim İletişim Yayınları’ na. Ama nereden çıkacak bilmiyorum. Bakalım editör ne diyecek? 3. romanım bu. “Kaf Dağı’ nda Bir Doğum” adı. Biraz kadın meselesini anlatıyor, biraz Anadolu’ yu anlatıyor. Kadınların bu kültürel bozukluktaki sorumluluğunu anlatıyor. Doğurmak, analık yapmak, hayatın devamını sağlamak. Mezopotamya da hayatın beşiğiyken, şimdi bir ölüm kültürü hakim oralarda, onunla bağlantılı şeyler. Onu verdik yayınevine. Bir belgesel de var gündemimde. Bu da İstanbul üzerine bir kurumun siparişi üzerine yapılacak bir belgesel olacak sanıyorum. Ama daha da önemlisi bir film projem var. “Roche’ un Sonbaharı”.
Röportaj: Filiz Küçük

Handan Öztürk ile Söyleştik...-II

istanbul.net.tr

Kare Kod (QR) Uygulaması

Sitemizde yer alan Mekan sahipleri ,etkinlik düzenleyenler, Kare (QR) kodunuzu oluşturun, bilgilerinizi mobil kullanıcılarla kolayca paylaşın. Oluşturduğunuz kare (QR) kodu yazıcınızdan basarak hemen kullanabilirsiniz.

Herhangi bir yorum yapılmadı ilk yorumlayan siz olun...
Yorumlar yaparak sesini duyur..!

SAYFAYI PAYLAŞIN

Facebook Twitter Google Pinterest Mesaj Email
KAPAT

HAKKIMIZDA

Hakkımızda iletisim Yasal Uyarı Reklam Android Apple
KAPAT