Tunca Arslan`la Sinema Üzerine Konuştuk-2

Sinema eleştirmeni Tunca Arslan ile sinema sanatı, sinema eleştirmenliği, Türkiye`de ve dünyada sinema üzerine sohbet ettik.

Paylaş:

Yorumlar:

istanbul.net.tr Ocak 15, 2014
Sinemada Hollywood (daha doğrusu Amerikan) tekeli nasıl kırılabilir?
Hollywood tekelini kırmak (Amerikan sineması demiyorum, çünkü bence Hollywood`un dışında da bir Amerikan sineması var) için öncelikle devlet iradesi ve kültürel bir program gerekli. Sinema endüstrisi, silah endüstrisinin ardından, ABD`nin ikinci gözbebeği niteliğinde. Çok önemli kültürel bir silah ve bu silahın etkisini kaybetmemesi için, gerektiğinde Başkan düzeyinde yumruklarını masaya vurabiliyorlar. Bush`un Özal`la görüşmesinde `kota` konusunda söyledikleri unutulmamıştır sanırım. Bunun ötesinde ABD, karşısında güçlü ulusal sinemalar da istemiyor. Yani güçlü bir ulusal sinemanız yoksa, ulusal sinemanızı koruyamıyorsanız, Hollywood tekelini kırmanız da mümkün değil. Ancak son beş altı yıl içinde dünyada çok ilginç bir gelişme yaşanıyor ki, Türkiye de buna eklemlenebilir diye düşünüyorum. Çin ve İran sineması, yani Hollywood`un borusunun ötmediği iki ülke, uluslararası festivallerin karnına ardı ardına `sert yumruklar` indirip, ödülleri topluyorlar. Bu ülkelerden gelen filmlere bakın, kendi ülkelerinin gerçeklerini, insanlarını, yerel öykülerini sinemanın evrensel diliyle anlatmayı başardıklarına tanık olacaksınız. İşte Türkiye`de de benzer örnekler ortaya konmaya başlandı ama henüz işin çok başındayız ve üzücü olan bu olumlu gelişmelerin `dağınık` biçimde sergilenmesi.
Türkiye`de sinemanın birçok sorunla cebelleştiğini biliyoruz. Bunlardan en önemlisi de maliyeti yüksek bir sanat oluşu. Devletin bu anlamda sinemaya bir katkısı olmuyor mu?

Kültür Bakanlığı`nın cüzzi katkısı dışında devletin sinemaya yaklaşımı başından itibaren çok soğuk ve mesafeli olmuş ülkemizde. Sanki tuhaf biçimde `gölge etmemek` istenmiş ama öte yandan da sansürle, yasaklamalarla vb. gelişmenin önü kesilmeye çalışılmış. Henüz bir `Sinema Yasası`nın bile olmadığı düşünülürse, devletin katkısının ne olup olmadığı daha iyi anlaşılacaktır. Durum böyle olunca `sponsor desteği` öne çıkıyor ki, bu da kuşkusuz başka açılardan sakıncalı bir `bağımlılık` yaratıyor. Çünkü sponsorluk `hayır severlik` değildir, sponsor `bağış` yapmaz. Verdiği desteğin karşılığını bir biçimde mutlaka almak ister ki bunun da en basit yolu filmlerdeki `gizli reklamlar`dır. Ünlü bir yönetmenimizin filminde otomobille giden kahramanların, neden uzun süre bir meşrubat kamyonunu takip etmek zorunda kaldıklarını anlamak hiç de zor değil sanırım.
Sinema eleşirmenleri arasından sivri dilliniz ile ayrılıyorsunuz, eleştirmenlerin beğenmediği bazı filmlere öyle bakış açıları yaratıyorsunuz ki o filmi birden seviveriyoruz, şaşırtıcısınız. Ya da şöyle diyelim eleştirileri kraterleriniz var mı? Sezgilerinizi kullanır mısınız?
Zaman zaman gerek övgü, gerekse de tepkisel anlamda `sivri dilli` olduğum söylenir. Ama hiçbir yazıyı `sivrilik` olsun diye yazmıyorum elbette. Bir filmi seyrederken, kendimi öncelikle iyi bir sinemasever gibi hissetmeye çalışıyorum. Bir seyirci, (hele de bizler gibi bedava film izleme şansı olmayanlar!) iyi zaman geçirmek, çeşitli açılardan `doyuma ulaşmak`, aptal yerine konmamak vb. ister. Türü ne olursa olsun, bir filmden öncelikle ben de aynı şeyleri talep ediyorum. Hakkında yazarken de beyazperdede gördüklerimle kendi estetik-ideolojik-politik-kültürel tercihlerimi karşılaştırıyorum. Belki yeterince `sivri dilli` değilim ama herkese mavi boncuk dağıtan, kimseyle `kötü olmamaya` dikkat eden `tatlı su eleştirmenlerinden` biri olmadığım da kesin. Bu durum tabii ki bazı `sinemacıların` hoşuna gitmiyor. Kimi yönetmenlerin ben ve bazı eleştirmenler hakkında hiç iyi şeyler dilemediklerini biliyorum. Bazı film şirketleri, reklamları keserek gazete yönetimini baskı altına almaya çalıştılar, yoğun şikayetlerde bulundular. Bazı salonların müdürlerinin `kara listesi`ne girmiş durumdayım. Ancak beş yılı aşkın süredir çalıştığım Radikal gazetesiyle aramda buna ilişkin herhangi bir sorun yaşanmadığını açık yüreklilikle belirtmeliyim.
Türkiye`de oldukça genç bir sinema izleyicisi var. Ancak Hollywood filmleri ile sinema ile tanışan bu izleyici kitlesine "gerçek sinema izleyicisi" diyebilir miyiz? Siz yazılarınızı yazarken aynı zamanda insanları yönlendiriyorsunuz buna göre bir eleştirmen nasıl olmalı?
Genç seyirci kitlesi, çok yoğun biçimde popüler kültürün, `gelip geçiciliğin` etkisi altında. Büyük çoğunluğu, yeterince araştırıcı, kuşkucu ve meraklı değil. Elbette ki `frekans tutturduğumuz` genç seyirciler, okurlar da var ama genel eğilim açısından bakarsak, onların gözünde `ideal eleştirmen` olmadığımı biliyorum. Ayrıca ben sinema eleştirisinde Anglo-Sakson tarzını pek benimsemiyorum. Yani, belli bir şablon dahilinde, `beğendim, beğenmedim` kalıplarından öteye geçmeyen, `yıldız sistemi` eleştirisine pek sıcak bakmıyorum. Eleştirisi yazısı, bence, edebiyata, özellikle de deneme türüne yakındır ve bir `metin` olarak da başlı başına değer taşımalıdır. Tıpkı film gibi, film eleştirisi de yeni bir düşünsel üretime olanak sağlamalıdır. Bu çabayı göze alanlar, yorumlarıma katılmasalar da yazılarımı algılıyorlar, düşüncelerini iletiyorlar. Diğerleri ise yolda gördüklerinde, `Yine bir filmi katletmeye gidiyor` diye düşünüyorlar!

Röportaj: Elifcan Karacan, Oya Özer
Tunca Arslan`la Sinema Üzerine Konuştuk-2

istanbul.net.tr

Kare Kod (QR) Uygulaması

Sitemizde yer alan Mekan sahipleri ,etkinlik düzenleyenler, Kare (QR) kodunuzu oluşturun, bilgilerinizi mobil kullanıcılarla kolayca paylaşın. Oluşturduğunuz kare (QR) kodu yazıcınızdan basarak hemen kullanabilirsiniz.

Herhangi bir yorum yapılmadı ilk yorumlayan siz olun...
Yorumlar yaparak sesini duyur..!

SAYFAYI PAYLAŞIN

Facebook Twitter Google Pinterest Mesaj Email
KAPAT

HAKKIMIZDA

Hakkımızda iletisim Yasal Uyarı Reklam Android Apple
KAPAT