Ayşe Erbulak Özgurdal

Ayşe Erbulak Özgurdal

Bir yazar, bir tiyatrocu, bir gazeteci ve bir anne, Ayşe Erbulak Özgurdal'la keyifli bir soylesi yaptik.

Paylaş:

Yorumlar:

istanbul.net.tr Şubat 16, 2016
Ayşe Erbulak Özgurdal

Bu kadar cok rolu, basariyi kendinde toplamis olan Ayse Erbulak Ozgurdal ile birlikteydik. Nesesi, gulen gozleri ile roportajimizi, yazdigi romanlar kadar surukleyici hale getiren Ayse Erbulak Ozgurdal' a bakin neler sorduk ve ne cevaplar aldik.

Anne Bak Kim Geldi?

İlk sorum bir cirpida, merakla ve keyifle okudugum yeni kitabiniz ile ilgili. 2015 Kasim ayinda okurlariniz yeni kitabiniz "Anne Bak Kim Geldi?" ile tanisti. Kitabinizin onsozunde okuyuculariniza mesajiniz var ve katili bu sefer bastan sunuyorsunuz. Klasik "katil kim?" surecinin disindaki sekliyle kitabiniz oldukca surukleyici ve okurken zihinde canlanan bircok soru sonraki sayfalara olan meraki artiriyor. Bundan sonraki kitaplarinizda da okurlariniz icin baska surprizleriniz olacak mi?

Ben yazarken ne kadar planlarsam planlayayim ki daha onceki roportajlarimda da soyledigim gibi bir yilda planliyorum, bir ayda yaziyorum. Bazen planladiklarimi yazarken parmaklarima hakim olamiyorum ve planladiklarimin disinda birseyler yaziyorum. Katilin bastan belli oldugu turde yazmaya devam etmeyi dusunuyorum ama surpriz olur mu bilmiyorum? Kimseyi gereksiz bir beklentiye sokmayayim.

Kitaplarinizin kapak tasarimlari da ilgi cekici. Kapak tasarimlarinda nelere dikkat edersiniz?

Kapak tasariminin basit, sade ve fark edilir olmasina dikkat ederim. Tabi ki, ben tasarlamiyorum ama cok cesitli ornekler geliyor. Surasi boyle olsun, burasi boyle olsun derken nihai sonuca ulasiyoruz.

Polisiye romanlara ilginiz ne zaman basladi? Polisiye film izlemeyi de seviyor musunuz?

Polisiye romanlara ilgim galiba on uc ya da on dort yaslarimda basladi. Bu ise merakli herkes gibi Agatha Christie ile basladi. Film izlerken de daha cok polisiye film izliyorum ve cok polisiye kitap okuyorum. Okuma siramda duran kitaplarin hemen hemen yuzde altmisi polisiye kitaplar.

Polisiye turunde yazmaya sizi iten, bu tur romanlara ait ilginizi ceken unsurlar nelerdir?

Polisiye en cok sevdigim, en iyi okudugum sey. Severek okudugum tur polisiye ve yillardir, on dort yasimdan beri okuyorum. Yani kirk kusur yildir polisiye okuyorum. İyi bildigim bir tur. Bir okuyucunun polisiye bir romandan ne isteyecegini biliyorum. Dolayisiyla yazarken ilk okurum kendim oluyorum. Ben bunu begenir miydim, begenmez miydim? Bu cok aptalca oldu deyip sildigim de oluyor veya cok iyi olmus dedigim de. En iyi bildigim konu polisiye oldugu icin polisiye yaziyorum. İlgimi ceken unsur ise sasirtmak. Katilin bastan belli olmadigi yerlerde okur tek soru ile kendini mesgul ediyor. Halbuki katili bastan verince o kadar cok soru ile karsilasiyor ki cevaplamasi gereken sorular da cogaliyor. O yuzden merak unsurunu cok yuksekte tutmak, o heyecani okurun kalbinde, kafasinda ve bedeninde dimdik tutmak istiyorum.

Kitaplarinizin hepsinde olmazsa olmaz dediginiz ortak bir ozellik, bir ayrinti var mi?

Butun kitaplarimdaki kisilerin herbiri canli kisiler, benim hayatima dokunmus kisiler. Mutlaka o insanlarla daha once tanismisim. Onlar bizim evde naftalinli bir sandikta duruyorlar. İsime yarayani icinden cikartiyorum.

Bir romaninizin yolculugunu anlatir misiniz? Zihninizde sekillenmesinden itibaren yolculugunuz boyunca hikayenin gidecegi yer onceden belli midir? Yoksa bu yolculugun sonu sadece karakterleriniz icin degil sizin icin de surpriz midir?

Cok guzel bir soru. Kitabin ilk cikis noktasi soyle basliyor. Kitapta tabi bir cinayet var ama cinayeti besleyen o kadar cok hikaye var ki altyapisinin, nasil benim roman kahramanlarim kanli canli ise o hikayelerin cogu da olmus seyler. Mesela Anne Bak Kim Geldi'de kayip anne, olmus bir hikaye. Benim ilk yola cikisim oradan oluyor. Oyle cok luks yasayan biri degilim. Metrobuse de binerim, cay bahcesinde de otururum ve insanlari gozetlerim ama oyle sapik gibi, rontgenci gibi degil. Esimle beraber otobuste, heryerde insanlara bakariz, hikayeler kurariz. O gozlemler sirasinda hep bir hikaye ile karsilasmis ve ilk ilmek taktigim yer orasi olmustur. Mesela Dokuz Oda Cinayetleri'ni yazmadan once Moda'da bir cay bahcesinde oturuyorduk. Uc veya dort tane cop toplayan cocuk ic camasirlari ile denize girdi ve baska bir adam da ic camasirlari ile cocuklarin yanina geldi. Ben ilk hikayemi burada kurdum. Notlar aliyorum, defterlere yaziyorum, notlarimi cikardiktan sonra bolumluyorum yani bir ana hat cikartiyorum. Nasil kirlangiclar yuva yaparken camurlari getirip ciziyorlarsa ben de romani ciziyorum. Bolum bolum cikariyorum. Once kurguyu yapmaya calisiyorum. Tamam, burada bir cinayet olacak ama bu cinayet nereye gidecek, ne ile baglanacak? Herseyi once semada cikartiyorum. En uzun ve en zor calisma burasi. Sonra her bolumun notlarini yaziyorum. Defterdeki isim bittikten sonra yazmaya basliyorum. O yuzden bir yilda planlayip, dusunup, bir ayda yaziyorum. Yazarken bazen cok buyuk degisiklikler yaptigim da oluyor. Mesela Limoni Olum'de katili degistirdim. Katil baska biri idi. Hatta katil yaptigim insan da cok iyi tanidigim biri idi, okursa anlayacakti tabi ki. Ona telefon acip "Seni katil yapiyorum, izin var mi?" dedim, o da "Sen ne istiyorsan oyle yapabilirsin" dedi.

Roman disinda neler yazarsiniz? Ruyalarinizi yazar misiniz? Gunluk tutar misiniz?

Roman disinda yazmam. Bazen kucuk hikayeler, senaryolar yazmak istiyorum ama senaryo yazmak baska birsey. Piyasaya senaryo yazabilir miyim, yazamaz miyim? Disarida klanlasmis bir dunya var. Herkesin belli bir klani var, o klanlarda hareket ediyorlar. Ben senaryo yazmak istedigimde o klanlarin icine ne kadar girebilirim yani nasil sizabilirim? Oradan gelecek darbeleri guzel karsilayabilir miyim? Bu sebeplerden roman yaziyorum, su anda sadece cinayet romani yaziyorum. Eskiden, okul yillarinda iken gunluk tutardim. Simdi gunluk yerine ajandam var. Ajandama herseyi yazarim. Cok elektronik cihaz kullanmama ve telefon, bilgisayar islerinden yasima gore iyi anlamama ragmen ki genelde erkek isidir biliyorsunuz, deftere yazarak yaparim bu isleri. Kirtasiyeyi cok severim. Defter, kalem alirim, kalemkutularim vardir. Kalem, defter almaya doyamam, kullanmadigim halde aldigim defterler de var. Onlar durur, bazen bakarim ne guzel defterlerim var diye. Genelde yaziyorum. Seviyorum surekli not almayi.

Romanlarinizi yazar iken size ilham veren bir mekan, bir ortam, bir muzik ya da baska bir sey var mi?

Ozellikle yok ama ilham mutlaka disaridan gelir. Yoksa bilgisayarin basina oturup, ilham gelmesini beklemek diye birsey yok. Zaten ben hep suna inanirim, ilham perisi diye birsey yoktur, disiplin perileri vardir. Disiplin olduktan sonra yazarsin. Bazen yaziyorum, gitmiyor. Ne yapacagim? Hemen laptopumu alip bir kafeye, sahile, Bebek, Ortakoy, Bagdat Caddesi'ne, kalabalik yerlere giderim. Cunku malzeme kalabalik yerlerde. Bir adamin yuruyusu, bir kadinin cocugunu azarlamasi, bir kari kocanin ya da iki sevgilinin kavga etmesi bana hemen yeni isiklar yaktirir ve devam ederim.

Gercek polisiye, cinayet olaylarini okuyor ya da izliyor musunuz? Kitabinizi yazmadan once arastirma yapar misiniz? Gercek olaylardan ve cinayet dosyalarinin cozume ulasmasindan faydalaniyor musunuz?

Faydalanmiyorum ama faydalanmayi da cok isterdim. Mesela gercek olaylardan alinmis, gercek olaylardan yola cikarak, hafif de hayal urunu birseyler yazmak isterdim ama bunlar cok vakit isteyen seyler. Arastirma cok onemlidir ve ben o kadar iyi bir arastirmaci degilim. Sadece cinayetin olusumu ve sonra bulunusu arasindaki bilimsel konuyu arastiriyorum. Mesela bir seker hastasi glikojen ignesiyle olurse veya kurtarilirsa diye. Artik biliyorsunuz bilgiye internetten cok kolay ulasiliyor. Ulasamazsam bile illa bir doktor arkadas falan bulup, konunun uzmani tanidigim varsa ona sorup bilgi aliyorum.

Başka türde kitaplar yazmayı da çok istiyorum

Polisiye disinda bir turde de roman yazmayi dusunuyor musunuz? Polisiye bir hikayenizi tiyatro oyununa donusturmek ister misiniz?

Cok istiyorum, asiri istiyorum. Ama tabi hayat bir secim sanatidir. Su anda Erbulak Oyunculuk Ve Yazarlik Evi'ndeyiz. Okulda cok isim var. Dolayisiyla benim bunu yapmak icin kendime bir ya da iki ay bosluk birakmam lazim. Gecen yaz Anne Bak Kim Geldi'yi yazdim. Bu benim yaz tatilinden cok az faydalanmama neden oldu. Cunku tatile gittigimiz yerde sabah erkenden yazmaya basliyor, notlar aliyordum ve strese giriyordum. Bu nedenle 2016'da birsey yazmayacagim, 2017'de yazacagim. Boyle bir karar aldim.

Norvec'te gida uzerine egitim aldiniz ve Smilee adinda bir kafe actiniz. Bu kafeden biraz bahseder misiniz? Menude neler vardi? Kafenin mutfaginda da yer aldiniz mi? Norveclilerin damak tadi ve Norvec mutfagi ile ilgili dusunceleriniz nelerdir?

Satis, servis ve catering, gida uzerine egitim aldim. Siz "Smayli" diye okuyorsunuz ama Norvec dilinde "Simili" okunuyor. Smilee dememin sebebi de benden evvel orayi isleten kadin hic gulmuyordu, gulmek lazim diye dusunup Smilee koydum kafenin adini. Mutfaginda, herseyinde yer aldim. Norvec mutfagi cok kisirdir, dar ve sigdir. Et, balik ve tavuklari vardir. Hatta daha cok et uzerinedir. Patates, somon haslarlar veya izgara yaparlar, yanina patates ile havuc koyarlar. Bir de yumurta soslari vardir. Ama pasta ve tatlilari da dunyada birincidir. Yemekten sonra bir tatli masasi kurulur, bir kek, pasta masasi kurulur ve hayatinizda yemediginiz, belki bir daha hic bulamayacaginiz kadar guzel tatli ve kekler yersiniz. Aksam evinize mide fesadindan hastalanmis bir sekilde gidersiniz. Guzel bir kafe idi, herseyinde bulundum. Hala ayni isimle orada var. O zamanlar benim yanimda calisan ama bugun oranin sahibi olmus kisiler orayi isletiyor artik.

Tekrar kafe isine girmeyi istemediginizi okumustum ama zihnimde kafe tiyatro konsepti canlandi. Mesela oyunculuk okulunuzun alt katinda Smilee Cafe Theatre olsa, burada hem dinlensek hem basarili ogrencilerinizin oyunlarini izlesek, stand up yapsaniz, kafenin mudavimlerinden olsam cok isterdim. Bu konuda ne dusunuyorsunuz?

Asagida guzel bir kafemiz var. Biz sokak icindeyiz ve binaya da herkesi sokmak istemiyoruz. Bundan sonra buyuk bir yere tasinacak olursak mutlaka altinda gosterilerin de yapildigi bir kafe olacak. Bu benim hayelim ve idealim. Su anda sigmiyoruz buraya ama en az iki sene daha burada durmak istiyorum. Burada yapmasam bile belki Bodrum'da yapabilirim acikcasi.

Erbulak Evi hem okul hem bir sanat evi

Erbulak Evi'nde iki tiyatro salonunuz var. Bu salonlari sadece ogrencileriniz icin derslerde mi kullaniyorsunuz yoksa profesyonel oyuncular da salonlarinizda performanslarini sergiliyor mu?

Profesyonel oyuncular da performanslarini sergiliyor. Keza gecen sene Kemal Basar'in Tiyatro Keyfi tiyatrosu hem Shakespeare'nin Butun Eserleri-Hafifi Kisaltilmis, hem de Oykulerden Oyunlar'i oynadilar. Bozok tiyatrosu oynadi. Aslinda firsatimiz olsa biz de oynasak istiyoruz. Bir de cuma aksamlari ders koymadik. Yukarida altmis kisilik, asagida kirk kisilik salonlarimiz var. Butun alternatif tiyatrolara gerek prova yapmalari, gerekse oynamalari icin iki salonumuz da aciktir.

Erbulak Evi sadece oyunculuk ve yazarlik egitimi veren bir okul degil, ayni zamanda herkesin faydalanabilecegi bir sanat evi. 3K'dan biraz bahseder misiniz? Yazar ve okuyucu bulusmalari nasil bir ortamda ve ne zaman gerceklesecek?

Bu bizim yeni projemiz. Bunu niye yapiyoruz? Biraz daha sanat, corbada bir tutam daha tuzumuz olsun, bir kucuk karabiber daha koyalim diye. Sagolsun cok yakin yazar arkadaslarim var. Buket Uzuner, Esmahan Aykol, Tuna Kiremitci, Hakan Akdogan, Ozen Yula gibi. Bunlar ilk isimler su anda. Persembe gunleri saat iki ve dort arasi, yukarida, Amerika'daki aktor studyo gibi, benim moderatorlugumde yazarlarla soylesiler yapacagiz. Bu daha cok bir roportaj niteliginde olacak. Daha cok yazarliklari degil de diger konular, mesela Buket Uzuner'in annelik seruveni ki o da uzun yillar Norvec'te yasadi, Tuna Kiremitci'nin muzik yapiyor olmasi gibi seyler konusulacak. Okuyucular da sorular sorabilecek.

Biz birbirimizi, basariyi desteklemiyoruz

Norvec'te bir kaberede rol aldiniz. Norvec ve Turkiye arasinda hem seyirci ilgisi hem de sanatcinin oyuna hazirlanma sureci acisindan olumlu olumsuz ne farklar var?

Norvec'te bir degil iki tiyatroda birden gorev aldim. Yaklasik sekiz yil. Gercekten cok farklar var. Arkadaslarim bana kizacak belki biliyorum ama soylemeden de edemeyecegim. Biz tiyatrocular birbirimizi sevmiyoruz, alkislamiyoruz, desteklemiyoruz. Goruntude destekliyoruz. Tiyatrocular icin yurunuyor ama bu bir ya da iki gun suruyor, sonra bitiyor. Cok dedikodu yapiyoruz. Arkadaslarimizin yuzune gulup arkalarindan konusuyoruz. Orada ise daha farkli. Mesela orada bir tiyatro diger tiyatroya grup olarak gider, oyundan sonra oturulur, konusulur. Misafir tiyatro geldigi tiyatroya "rejide yanlis yapmissiniz" der mesela. Butun o arkadan konusulanlari yuze soylerler. Mesela "Ayse iyiydi, Fatma iyi ydi ama o reji olmamis, keske soyle olsaydi" derler, yonetmen de dusunur. "Keske oyle mi yapsaydik?" der. Ama biz birbirimizi, basariyi desteklemiyoruz. Kimsenin basarisina tahammulumuz yok. Ben bu tarz oyunculuk evlerini, oyunculuk sanat merkezlerini desteklemek istiyorum, onu tercih ediyorum cunku on yedi milyonluk sehir. Her okulun kapasitesi var. Bana gelecek iki yuz kisi her kosede olsun, heryerde olsun. Gecen hafta Suheyl-Behzat Uygur Tiyatrosu'nu izledim. Marko Pasa'yi ayakta alkisladim. Arkadaslarim ile o kadar grur duydum ki. Muthis bir oyundu. Ve onlara: "En buyuk uzuntum o sirada sizinle birlikte sahnede olamamak"dedim. Ama mesela cok duymusumdur: "Aman, onlarin da yaptigi oyun mu? Babalarinin bilmem nesini yapiyorlar"diye. Yani bilmiyorum, biz tiyatrocular malesef birbirimizi sevmiyoruz. Belki bu baska sektorlerde de vardir. Ben kendi bulundugum sektoru soyluyorum. Edebiyatta bu boyle degil gibi geliyor. Yeni edebiyat cevrelerine girdim ama yine de belki onun da cok icini gorsem oyle olmayabilir.

Oglunuz Daghan sanatin icinde sanatcilarin arasinda buyuyen sansli cocuklardan. Basindan bildigimiz kadari ile anne ogul iliskileriniz, baglariniz cok kuvvetli ve anne ogul kuvvetli bir ekipsiniz. Okulu da birlikte actiniz. Gelecekte oglunuz ile birlikte yapmayi dusundugunuz baska projeler var mi?

Hayellerimiz var tabi. Mesela Daghan'a tiyatro oyunu teklifi geldi. "Biz yapsak nasil olur?" dedi. Ben de: "Tabi biz yapsak daha iyi ama sen baska bir yerde de oynarsin" dedim. Basinda yanyana cikinca her dakika anne ogul yanyana gibi goruluyor. Bu Daghan'in kismetini mi kapiyor acaba diye dusunuyorum. "Bunun anasi her dakika yaninda" mi diyor kizlar acaba? Bizim oyle birseyimiz yok aslinda. Biz cok tartisiriz, kavga da ederiz ama herkes kadar ve yapici tartisiriz. Herkes annesi ile ya da evladi ile ne kadar kavga ediyor, tartisiyorsa biz de onu yapariz. Ama bunlar iyi niyetlidir ve sonucu her zaman tatliya baglanir kusluk gudulmeden. Elimizde cocuklar var simdi, onlarla birsey yapalim diyoruz. Bir ajans actik gene birlikte, ajans Erbulak diye. Elimizdeki egitimli cocuklardan altmis uc kisilik bir ajans oldu. Onlarla birsey yapabiliriz. Mesela Anne Bak Kim Geldi' yi film yapmak cok istiyoruz ama kitabi da koltugumuzun altina alip filmci filmci gezmiyoruz. Projelerimiz var, bunlar icin kendimizi cok heba etmiyoruz. Cunku herkes kendine vakit ayirip guzel zaman da gecirmek istiyor. Yapabildigimizce.

Stand-up benim için yorucu

Stand-up gosterileri yaptiniz. Neden Turkiye'de kadin stand up gosterilerine ilgi az? Ote yandan erkek izleyicilerin: "Kadinlar stand-up yapmak istemiyor ki izleyelim" dedigini duyar gibiyim. Bu alana kadinlardan talep mi yok yoksa belden asagi espri icermeyen, kadinlara has konu basliklari erkeklerin ilgisini mi cekmiyor? Belki de erkeklerin komik hallerinin kadinlar tarafindan mizahi acidan da olsa konusulmasini istemiyor da olabilirler. Siz ne dusunuyorsunuz?

Ben buna kadin - erkek diye bakmiyorum. Bence kadinlar daha iyi gozlemcidir. Daha detaycidir. Kadinlar herseyi gorur, erkek ise daha sadedir, daha saftir diyim. Stand-up ta belden asagi da cok gerektigini dusunmuyorum. Ben niye biraktim? Bana yorucu geldi, gece bir yere gidip efor sarfetmek yorucu bir yasam tarzi gibi geldi. Cunku ben tavuk gibi yatar, horoz gibi kalkarim. Benim icin gece sahneye cikmak korkunc birsey. Gece saat dokuzdan sonra evinde olmak isteyen bir insanim. Ev elbiselerimi giyip, birsey seyreden ya da okuyan biriyim. Bir de bu ise yas olarak gec basladim. Belki daha erken yasta baslasaydim daha iyi sonuc olurdu. Yine ayni noktaya gelecegim. Kimse kimseyi desteklemiyor. Hicbir stand-up ci digerini desteklemiyor, mekanina gitmiyor. Biz bunu Vedat Ozdemiroglu ile cok guzel basardik ama ben İstiklal Caddesi insani degilim. Metin Zakoglu'nun da Cafe Theatre'i cok guzel bir yerdi. Metin sonra orayi kapatip Bodrum'a gitti. Gerci geri dondu ama benim artik birseyim kalmadi. Stand-up degil, Ozden ile beraber iki kisilik eglenceli bir gosteri yapmak isterim.

Sizin son zamanlarda okuyup etkilendiginiz bir kitap var mi? Varsa kitapta sizi etkileyen ne idi?

İki gunde bir kitap bitiririm. Evde okudugum kitaplar. Audrey Hepburn'un Zerafet diye hayat hikayesi var cok etkilendiklerimden. Sophia Loren'in hayat hikayesi de ayni sekilde etkileyici. Ama en cok Esek Arisi Fabrikasi muhtesem. Kult bir kitap. Korku Hikayeleri diye bir kitap daha var, o da guzel ama Esek Arisi Fabrikasi beni cok derinden etkiledi.

Erbulak Evi gelecegin yetenekli oyuncu ve yazarlarini bulup yetistiren bir okul olmasi acisindan onemli ulkemiz icin. Gecmise oranla yeni nesilin oyunculuga ilgisinin daha yogun oldugu bir gercek. Ancak bunda olumsuz gordugum sey herkes oyuncu olmak istiyor ama cok az kisi tiyatro oyunu izliyor. Oyunculuk kurslarina kayit olup derslere devam etmeyen, daha bir tiyatro oyunu bile izlememis oyuncu adaylari da goruyoruz. Herkes oyuncu olmak istiyor ama izleyici yok. Nerede yanlislik var sizce?

Piyasada on ya da bilemedin yirmi tane star var, cok buyuk paralar kazaniyorlar. İstah kabartan ve akil almaz rakamlar bunlar. Yani haftada elli bin lira para. Bir profesor yilda bu kadar kazanmiyor. Bir de reklamlardan alinan uc milyon, dort milyon lira. Bunlar bizim ulkemiz icin cok fazla rakamlar ve tabii herkesin istahini kabartan bir hedef haline geliyor. Dolayisi ile herkes oyuncu olmak istiyor. Haklisiniz, herkes oyuncu olmak istiyor ama tiyatroya gitmiyor. Biz Erbulak Evi'nde soyle bir sey yapiyoruz, biz ogrencilerimizi yasina gore, sinifina gore kendimiz tiyatroya goturuyoruz. Mutlaka en azindan senede iki kere oyun izlemelerini sagliyoruz. Sonra da bunun uzerine ders yapiyoruz. Bu da bizim corbadaki tuzumuz. Hem cocuklara hem buyuklere soyle diyoruz: Biz oyuncu yapmiyoruz, yan donanimlar sagliyoruz. Oyuncu olursan ne ala ama olmazsan da burada ogrendigin hersey, mesela kulis adabi, egitimi, adam mimar da olsa isine yariyacak. Vaktinde bir yere gitmek, erken gitmek, arkadasini dinlemek, baskasinin sinirlarina tecavuz etmemek gibi seyleri biz burada ufak ufak ogretiyoruz. Cunku oyunculuk sadece "hadi cik, oyna" degil ki, oyunculuk gordugumuz buzdaginin tepesi, onun altinda kocaman bir buzdagi var, o kadar kolay degil yani. Herkesin istahini kabartan sey sohret, kolay olunan sohretler. Ama bilmiyorum, herkesin kendi secimi yani, kimisi oyle bakiyor, biz de boyle bakiyoruz.

Erbulak soyadini basari ile tasiyan aile fertlerinden biri ile soylesi imkani bulmusken babaniz Altan Erbulak'i anmadan gecemeyecegim. Sevgili babaniz ile ilgili su an gozunuzun onune gelen bir fragman aninizi paylasir misiniz?

Babam ile ilgili en onemli sey benim icin babamin hosgorusudur. Gercekten cok hosgorulu bir insandi. Ben de ondan bu huyunu aldim. Yani oyle kolay kolay kin gutmem, unuturum. Bazilari gecmise cok yapisik yasar. Benim icin gecmis bitmistir, arkada kalmistir. Babamla ilgili ne anim var? Cok anim var. Tabi yirmi sekiz yil oncesinde kaldi. Elimizden geldigince hatirlamaya ve canli tutmaya calisiyoruz. Cok konuskandi, ekranda ya da sokaktaki insanin tanidigi gibiydi, ondan daha farkli degildi. Gayet guleryuzlu, hosgorulu idi. Cok ilginc birsey var. Oldukten sonra bir video gecti elimize. Olmeden uc ya da dort gun once İstanbul Teknik Universitesi'nde bir oditoryumda bin kisiye konferans vermis. Diyor ki: "Ben Firt dergisi, Girgir dergisine gectigimde kendimi dunyanin en buyuk karikaturisti zannediyordum. Bir baktim ki gencecik cocuklar benden cok ilerde." Ergun Gunduz, Latif Demirci, Behic Pek' in ismini vermis. Ayrica "Bunlar benim cok otemde, olaganustu iyi karikaturistler" diyor. Elli dokuz yasinda karikaturist bir adam yirmi yasindaki yeni yetme cocuklar icin bunu soyluyorsa bence bundan alinacak cok buyuk dersler vardir. Bunu seyrettigimde cok aglamistim, bravo dedim.

Bize vakit ayirip sorularimiza ictenlikle cevaplar verdiginiz ve enerjinizle icimizi isittiginiz icin cok tesekkur ederiz.

Röportaj:Derya Bilgingil
Editoryal: www.istanbul.net.tr
04.02.2016

Ayşe Erbulak Özgurdal

istanbul.net.tr

Kare Kod (QR) Uygulaması

Sitemizde yer alan Mekan sahipleri ,etkinlik düzenleyenler, Kare (QR) kodunuzu oluşturun, bilgilerinizi mobil kullanıcılarla kolayca paylaşın. Oluşturduğunuz kare (QR) kodu yazıcınızdan basarak hemen kullanabilirsiniz.

Resime sağ tıklayıp jpg formatında farklı kaydedebilirsiniz.

Herhangi bir yorum yapılmadı ilk yorumlayan siz olun...
Yorumlar yaparak sesini duyur..!

SAYFAYI PAYLAŞIN

Facebook Twitter Google Pinterest Mesaj Email
KAPAT

HAKKIMIZDA

Hakkımızda iletisim Yasal Uyarı Reklam Android Apple
KAPAT